
Türkiye''de kadınlar üzerinden ciddi bir temsil sorunu “yaşanıyor”. Bu temsil sorunu sadece “başörtülü bakan eşleri, başı açık kadınları temsil edemez” sorunu değil. Başörtülü yazarların kimi temsil ettiği de “sorun”. Bazıları için“başörtülü birinin yazar olması zaten söz konusu olamaz”. Bu görüşün hemen arkasında, “Olur ama cemaatlerin, iktidarın söylemlerini seri üretim olarak yazarlar” iddiasını dile getirenler var. Yani başörtülü yazarlar en fazla “başörtüsü yazarlar”. Bir başörtülünün bütün başörtülüleri temsil ettiği, daha doğrusu bütün başörtülerin tek bir resimden ibaret olduğu yanılgısı, “yanılgılarıyla pek barışık kesimlerde” akletmenin üstündeki ağır kaya olarak varlığını koruyor.
Halbuki postmodern dünyada kimse kimseyi temsil etmez. Edemez.
Kamusal alan kimliğim itibariyle, sadece yazar''ım. Bunun yanına getirilecek her türlü sıfatın beni denetlemeye dayalı olduğunu bildiğim ve her türlü denetlenmeye karşı olduğum için falancı-filancı kategorileri reddediyorum. İstikametim kıble. Bu satırları okuyan seküler zihniyet, ihtimal anlamayacaktır. Ama iman ehli anlar. Şairin dediği gibi “Beni Allah tutmuş kim eder azat?” Kadın yazar/İslamcı kadın yazar/başörtülü kadın yazar DEĞİLİM. Sadece yazarım. Sadece yazarım derken ne kadın olduğumu ne de Müslüman olduğumu reddediyorum. Hayır bu kategorilerin benim üzerimden, bana ve başkalarına karşı sınırlandırıcı, indirgeyici, azaltıcı bir fonksiyon icra etmesine bir set oluşturuyorum. İslamcı kadın yazar olmayı reddederek, sadece kendimi temsil ettiğimin altını kalınca çiziyorum. Kendimi temsil derken, esasında her başörtülünün tıpkı “saçlı”lar gibi tek ve biricik olduğunun kabul görmesini sağlamak yolunda emek harcıyorum. Benim yazdıklarım üzerinden temsiliyet krizi yaşanmasını engellemeye çalıyorum. Ama tam da burada, kadınları, gençlik-güzellik-bakım üçgenine sığdırarak denetleyenler için, yazarın “başörtüsü” tekinsiz bir kimliğe dönüşüyor. Nasıl tekinsiz kimliğe dönüşüyor? Kendini muhkem bir alana çekiyor başörtülü yazar, kapitalist kültürün popüler imajlarından beslenmeyerek. Bu muhkem alanı yıkmak için başörtülü yazarlara sık sık ne yazması gerektiğine dair ödevler verilerek öğrencileştirmeye çalışıyor, elinde hiza sopası ile bekleyenler. Öğrenciliği kabul edenler daha fazla “görülerek”, aydın kimliğinin altı çizilerek, alkışlanıp kurdele takılacak. Sorun şu ki, şimdiye kadar onların bahşettiği öğrenciliği, sonuna kadar benimseyen bir başörtülü yazar çıkmadı. Umarım bundan sonra da çıkmaz.
“Herkesin”, her şeyi parçalayıp bölerek “anlamlandırmaya” çalıştığı postmodern kültürde, seküler zihniyet için başörtülü kadınların sadece başörtüsü meselesi yazacağı/yazdığı “saptaması” esasında başörtülüleri ne kadar marjinal gördüklerinin izahı aynı zamanda. Marjinaller ancak marjinallikleri üzerinden hayatı anlamlandırabilir. Yani başörtülüler sadece başörtüsü üzerine yazar. Okumasak da olur. Bence de okumasınız da olur. Çünkü çoğu zaman okuduğunuzu yanlış anlıyorsunuz zaten.
Fatma Aliye-Uzak Ülke romanıyla yakında 16.kitabımı yayınlamış olacağım. Hiçbir kitabımı, yazımı okumamış olanlar bendenizin daima başörtüsü yazdığını sanıyor olabilir. Ki Hiçbiryer romanımda değil başörtüsü, kadın kahraman bile yoktu!!! Ne yapalım, kimse kimseye yazdığı yazıyı ille de “okutmak” zorunda değil. Kitaplarımın, her kesimden okuyucu bulduğunu, özellikle Beyoğlu''ndaki kitapçılar ve bana gelen iletiler vasıtasıyla biliyorum. Ama kendimi “herkesin” yazarı olarak konumlandırmıyorum. Edebi zevki, hayat duyarlılıkları benim yazılarıma denk gelen her kesimden okuyucum var diyorum. Yazar olarak ayırımım kalbi olanlar ve olmayanlar. Kalbi olan herkes ile, bir gün bir yerde, ama muhakkak buluşmayı isterim.
Yazının başlığına gelince. 28 Şubat sendromunu otuza çevirelim de, fikir ve siyaset dünyası mevsim normallerinde seyretmeye devam etsin. Nihal Bengisu''nun isim vermeden yazdığı bir yazı üzerinden derhal bir kutuplaşma ortamı çıkararak; başörtülü yazarların sadece başörtüsü yazdığına delil olmak üzere şu cümle sakız niyetine yapıştırıldı sağa sola: “Başörtülüler neden İslami kesimdeki azgın teke sendromunu yazmıyor?” (Azgın teke beklentisi, size de Müslüm Gündüz senaryolarını hatırlatmıyor mu?
Her zaman söylediğim gibi, Türkiye''de duvarlar yüksek, lakin sınırlar o kadar da keskin değil. Bazı dindar erkek yazarlar, ya da dindar kadın okuyucular “biz”i değil de, daha “çeşitli” yazan “saçlı” yazarları okuyor olabilir. Şaşıracak ya da alınacak bir durum yok. Hayır hadiseyi bir Karadenizlinin hamsiyi değil de lahmacunu sevmesine indirgemiş değilim. Postmoden dünyada kimliklerin uçuculuğuna işaret ediyorum. Dindar erkeklerin dindar kadınlar gibi muhkem kabuklarının olmayışına dikkat çekiyorum sadece. (Giyim-kuşam bir kabuktur). Tesettür ve moda kavramlarının dest-i izdivacından sonra dindar kadınların da o eski muhkem dayanakları epey zayıflatıldı zaten. “Biz”e ev ödevi verenlere, “biz” sadece bir soru sormakla yetinelim velhasıl.
Okuduğunuz “parça”daki tema aşağıdakilerden hangisidir?
a- Başörtüsü sorunu
b- Temsil sorunu
c- Medyanın sorunlu bakışı
d- Hepsi
e- Hiçbiri
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.