
Küçükçekmece Belediyesi; Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ve Yıldız Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi ile birlikte Türk hikayesinin yaşayan en önemli simalarından olan Mustafa Kutlu adına ''Aynanın Sırrı Mustafa Kutlu Sempozyumu''nu gerçekleştirdi 26-27 Nisan tarihlerinde.
Sempozyuma katılmayı; Kabul günü toplantılarından Dergâh iklimine isimli bir tebliğ sunmayı istemiştim.
Zuhurat. Başka bir vakte kayıtlı kaldım.
Şunu anlatacaktım:
Doktora tezimi ''oğlum bir daha bebek olmayacak'' diye erteledikten sonra, ondan kalan saatlerde kendimi hikâyenin atmosferine bırakmıştım. Ama sadece yazarak yazar olunmuyor. Yazar olmak için bir de okunmak gerekiyor. Bu durumda düzenli olarak evime misafir çağırıyor; iki gün öncesinden gece yarılarına kadar pasta, kek, börek, zeytinyağlı yemekler hazırlıyor; misafirlerimi ağırlarken, lafı bir şekilde yazdığım hikâyeye getirerek, onlara ''son yazdığım'' cümlelerimi okuyordum.
(Erkekler için edebi kamuya katılmanın tabii iklimini ilk o zamanlar düşünmeye başladım. Şimdi bu satırları yazarken; Mustafa Kutlu olmasaydı edebi kamuya bu kadar hasarsız katılamayacağımızın idrakiyle, üstada karşı borcumu asla ödeyemeyeceğimi biliyor, kurduğum her güzel cümle için Rabbim hocalarıma, üstadlarıma karşı borcumu ödemeyi nasip et diye dua ediyorum. Kurduğum her cümlede iki kişinin emeği daimdir. Prof.Dr.Nihat Keklik ve Mustafa Kutlu.)
Sevgili arkadaşım E. halime acıdı. Bu böyle olmaz dedi. Kabul günü misafirinden okuyucu çıkmaz. Ya misafircilik oyna ya yazar ol. Misafircilik oynamak bana göre değil. Peki, okuyucuyu nerede bulacağım?
Hikâyemi okuyup -okumuyor oynuyordum esasında- ne diyecekler diye yüzlerine bakarken; genellikle ''Çok güzel olmuş nasıl yaptın'' sorusu ile karşılaşıyordum. Nasıl mı yaptım? Yazdın demek istiyorlar herhalde diyerek öykümü kaç seansta nasıl yazdığımı, hangi ilham ile yol aldığımı uzun uzun anlatıyordum. Beklediklerinin yemek tarifi olduğunu anlayınca öğleden sonra oturmalarında yazdığım öyküyü okuma aşkından vazgeçtim.
Huzursuzdum. Öyle ya da böyle bir salon dolusu okuyucumu yitirmiştim neticede. E., yıktığı dünyanın enkazından beni çıkarması gerektiğini düşünmüş olmalı ki, Bir çözüm buldum, dedi. Dergah dergisini çantasından çıkardı: Senin yazıların bu dergide çıkmalı.
İstikamet belli oldu. E. ve Y.''nin mihmandarlığında çantama en zayıf metnimi koyarak Çemberlitaş''taki Dergâh yayınlarına vasıl olduk. (Neden en zayıf metnimi koydum? Bu başka bir yazının konusu olarak beklesin.)
Ben taş gibi oturdum. Pek konuşmadım. Dava delisi Kerim''i arıyordum Mustafa Kutlu''nun konuşmalarında. İlhan kimdi? Babasına rağmen mümin olan İlhan.
Onlar konuştu. Ben Ya Tahammül Ya Sefer''in satırları ile Mustafa Kutlu''nun arkasındaki duvarı cümle cümle doldurdum zihnimden.
Hoş bir sohbetin ardından E. ''sebebi ziyaretimizi'' izah etti. Bu durumda çantamdan metni çıkarıp üstada takdim etmem gerekiyordu. Ettim.
Bir şiir, bir nesir. Şiir ile ilgili olarak önerilerde bulundu. Vurucu mısranın özelliklerini söyledi. Sonra nesre baktı. ''Bir numara yok bunda'' dedi. Rahatladım. Kelimelerimi yitirme korkusu ile boğuştuğum için her gün en azından bir sayfa yazmaya dikkat ediyordum. Sunmuş olduğum metin böyle bir metindi. Eğer o metin kabul görmüş olsa idi, büyük ihtimal bir daha başka bir yazımı göstermezdim.
''Bir numara yok bunda'' cümlesine karşı gösterdiğim ''mukavemet '' eşliğinde yanlış bir resim sunmuş oldum üstada. O yüzden beni daima çok dayanıklı zannetti. Çelik gibi bir irade... Haklıydı esasında. Toy bir yazar adayı yazısını sunuyor. Karşılığında, Bir numara yok bu yazıda cevabını alıyor. Sandalyenin ucunda otururken arkasına yaslanıyor ve öylece bakmaya devam ediyor. Sanki çok beğenilmiş de tebrikleri kabul etmeye hazırmış gibi.
Birkaç yıl önce, Biliyor musunuz , zannettiğiniz kadar güçlü biri hiç olmadım dedim. İnanmadı. Öylesin öylesin dedi. Vallahi değilim desem bile durum değişmeyecekti.
İlk intibaının izi kolayına silinmiyor. İlk günden o benim hem üstadım hem ağabeyim olmuştu. Ne ki bunu doğru kelimelerle ifade etmeyi hiç başaramadım.
II-
Sempozyum üzerine düşünürken Süheyla çıkıp geldi anızısın. Tam da İslami kesime hitap ettiği söylenen bir moda dergisinin reklamına maruz kalmışken. Dergah''ı aradım. Mustafa Ağabey, dedim. Süheyla nerede?
Bir tokadan vazgeçerken bir dünyadan vazgeçen Süheyla, bu tüketim toplumunda ne yapıyor şimdi?
Anlamışsınızdır. Yoksulluk İçimizde''nin Süheyla''sından bahsediyorum.
Okumayanlar varsa okusun. Bu hafta Süheyla''nın izini süreceğiz...
Mustafa Kutlu''nun en çok okunan kitabının Uzun Hikâye olduğunu biliyoruz. Şu sıralar Osman Sınav filmini çekiyor. Mustafa Kutlu''nun odasında Tuğçe Kazaz ve Kenan İmirzalıoğlu''nun fotoğrafını gördüm. Gördüm ve vuruldum desem beni anlar mısınız? Tuğçe Kazaz tam da ''Uzun Hikaye''yi okuduğum sıralarda hayalimde canlandırdığım ''Münire'' idi.
En çok okunan hikâye Yoksulluk İçimizde olsaydı sanki başka türlü bir Türkiye''ye uyanmış olacakmışız hissinden kendimi kurtaramıyorum.
Süheyla sahiden nereye gitti! Neden gitti!
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.