
Yüz elli yıl önce "roman hayat içindir" diyen ve yazdığıyla bütün toplumu inşa etmeye çalışanlar ile, romanın "roman" olması için, öncelikle yazarının kendini roman yoluyla tekrar tekrar inşa etmesi gerektiğine inananların bayrak değişimini, "baba" imajı üzerinden belirginleştiriyordu Orhan Pamuk''un Nobel konuşması. Roman araç olmaktan çıkmıştı. Roman sadece ve sadece; yalnız ve ıstıraplar içinde, harfler üzerinden yeni bir dil bulmaya uğraşan ve benim daima tekrarladığım şekliyle "yapacak daha önemli bir işi olmadığı" için o yalnızlığın içine harf ekmeye çalışan, harf ekmeye çalışırken tarihle hesaplaşan erkeğin/kadının kalb ve zihin iziydi artık. Yalnız kendisi. Ötekini anlatırken bile daima kendini anlatan, içine burgulanmış bir bakış.
Konuşma Türkçe idi. Bundan daha doğal ne olabilir diye düşünenleriniz varsa, bu "doğallık"ın gitmekte olduğu sınırlara dair bilgilendireyim sizi o vakit… İstanbul Büyük Şehir Belediyesi''nin düzenlediği Oryantalizm Sempozyumu''na Türkiye''den katılan bazı akademisyenlerin İngilizce yaptıkları sunumları hatırlatarak… Konu oryantalizm, dinleyicilerin hemen tamamı Türk, mekan İstanbul ve bazı akademisyenler İngilizce "okuyor"lar. Dolayısıyla Stocholm''de verilen/kazanılan ödül üzerine yapılan konuşmanın dilinin Türkçe olması, ne yazık ki "haber değeri" taşıyor.
Konuşmanın ismi "Babamın Bavulu" idi. Bir yanıyla Orhan Pamuk kendi babasından bahsediyordu. Ama diğer yanıyla bu konuşmayı, Tanzimat''tan itibaren yazar erkeklerin "öldürdüğü" baba imajını yeniden var kılma çabası olarak okumak yanlış olmasa gerek. Bir baba var, evet. Ama o baba esasında hiçbir zaman buralı olmayan bir baba. Giden bir baba. Varlığından ziyade yokluğunda sevilen bir baba. İstanbul kitabından aklımda kalan "baba" kareleri neden bilmiyorum, zihnimde şair Nigar Hanım''ın eşiyle bütünleşivermişti. Şair Nigar Hanım''ın kocası için söylenen, ve "Hayatı bir yaz günü buzlu şerbet tadında içmek istemişti" cümlesinde ifadesini bulan ruh halini, ben de Orhan Pamuk ''un babası için düşünmüştüm… Şair Nigar Hanım küçük yaşta evlendiği kocasının uçarılıklarına dayanamayıp boşanmış, sonra aynı adamla ikinci defa evlenmiş ve yine boşanmıştı. "Salon sahibi" bir kadın olarak, dönemin bütün edebiyatçılarının ilgisini çeken, Osmanlılığını öncelikli bir Avrupa vurgusu ile benimseyen Şair Nigar Hanım; kocası tarafından terk edilmemiş olsaydı, bugün kadın sesini ilk defa mısralara geçirmiş bir Osmanlı şairesi olarak hatırlanıyor olmayacaktı belki de. (Burada size Nazan Bekiroğlu''nun İletişim yayınlarından çıkmış olan olağanüstü güzellikteki Şair Nigar Hanım çalışmasını hatırlatmak isterim.) Sanatçıyı sanatçı yapan çok defa gördüğü destekler değil, hayatında asla doldurulamayacak boşluklar ve bu boşluklara rağmen aldığı yoldur.
Türk edebiyatının ilk roman kahramanları "görgüsü ve bilgisi kıt anneler ile dolu evlerde", kendilerini bir yabancı gibi hisseder. Baş kahramanın yetimliği devletin yetersizliğini imlerken; satırlar, kahramanın arafta takılı duran bedenini sallayarak getirir. Kahramanların durduğu bir yer yoktur. Artık "buralı" değildirler. "Oraya" da henüz gidememişlerdir. Sonraki kuşak vatanda "buralı" olmamaya dayanamayıp Paris''e gitmiş; gurbette "buralı" olmanın sırrına vakıf olarak "eve dönmüş"tür.
Orhan Pamuk, modern Türkiye Cumhuriyeti''ne gözlerini açmış, modernliğin bütün nimetlerinden faydalanmış annesini; bir taraftan "Benim adım Kırmızı"da Şevket''in ve Orhan''ın annesi ve aşık olunan bir kadın olarak çizerken, bir taraftan da hayatının dönüm noktası sayılan törende, babasını merkeze alarak yaptığı konuşmada, önemsizleştirmiştir. Orhan Pamuk''un ev imajında babası "giden adamdır", sahip olduğu siyah deri bir bavulu vardır. Ya annesi!?
Batının kendini beğenmişliğini keşke doğu ile aynı cümle içinde geçiriverip, temize çıkaracak kadar aceleci olmasaydı Orhan Pamuk. Sanatçısına destek olmayan bir toplum olarak tasvir ettiği ülkesine, keşke yaşadığı toplumu önemsemeyen bir sanatçı kimliğinde cevap vermeye kalkmasaydı. Dünya adeta tek bir göz ve tek bir kulak iken; günlerce titizlenerek yazdığı konuşmasının içine iyilikten bir maya katmayı göze almış olabilseydi. Kelimenin tam anlamıyla, en pozitif anlamıyla bu defa SİYASİ bir konuşma yapabilmiş olsaydı keşke.
Keşke "babasının bavulunu"; Iraklı, Filistinli kız çocuklarının; babaları tarafından adı "rüya" konulup da hayatları bir kabusun içinde nihayetlenmiş olan küçük kız çocuklarının yanına bıraksaydı. Sonra da Nazım Hikmet''in o güzel şiirinden, "Kız çocuğu"ndan bir iki mısra okusaydı: "Kapıları çalan benim/Kapıları birer birer/Gözünüze görünemem/Göze görünmez ölüler"
Dünyayı, sadece kendi kızını seven babalar yok ediyor. Babalar bütün çocukları kendi çocukları gibi sevemedikçe, çıkış kapıları kapalı kalacak. Lütfen geçen yıl yapılmış olan Nobel konuşmasını bulun ve okuyun. Çok şey istemediğimi göreceksiniz.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.