
Yurt dışına çıkmak zorunda kalan her T.C. vatandaşının birbirinden çarpıcı/onur kırıcı bir vize hikâyesi vardır.
Bendenizin yurt dışı macerası Rusya ile başladı. Yıl 1994. Pasaport müracaatımın sebebi Moskova yolculuğu. Eşim o sıra Moskova"da çalıştığı için vize alırken bir sorun olmadı. Lakin pasaport kontrolden geçerken beş yaşında olan oğlumu, evrakı eksik diyerek geri çevirmeye kalktıkları an SSCB döneminin bütün gerilimli ajan romanlarını, filmlerini o bir saate bendeniz bizzat yaşadım.
Vize için evrak toplarken, seyahatin erken yorgunluğuna gark olduğum ilk ülke Almanya. Frankfurt Kitap Fuarı"na Türkiye"nin misafir ülke olması kapsamında, Berlin"de bir panele konuşmacı olarak katılacağım halde...
Pasaport kontrolde görevli olan gür bıyıklı 40 yaşlarındaki adamın o uzak ve üstten ve aşağılayan yüz ifadesini unutamıyorum. Kalacağım otel belli, ne vesile ile gelmiş olduğum belli! T.C. Kültür Bakanlığı"nın himayesinde gerçekleşen bir toplantı için gittiğim belli! Bütün bunlara rağmen bendenize sorulan soru ne kadar paramın olduğu... O kadar tuhafıma gitmişti ki gayri ihtiyarı çantamdaki parayı çıkartıp masanın üzerine bırakıvermiştim. Pembe İncili Kaftan hikayesinin iliklerimize işlemiş kodları mıdır? N.Ş. müdahale etmiş olmasaydı olayın ikinci sahnesi nasıl gelirdi bilmiyorum. O anı halâ rüyalarımda yaşamaya devam ettiğimi söylesem, şaşkınlığımın derecesi hakkında bilmem ki size bir renk sunabilir miyim...
İlk Schengen vizemin macerası böyle başladı. Arkası geldi. Avrupa vizeleri konusunda son maceram Schengen"e dâhil olmayan İngiltere"ye ait. Londra Kitap Fuarı"nın odak ülkesi olarak fuarda konuşma yapmak üzere gideceğiz. Vize evrakı olarak istedikleri şeyler başvuru yapmayacağınız bir caydırıcılığı temin ediyor. Bankadaki para miktarından, üzerinize kayıtlı tapulara kadar bilmem kaç kalem evrak. Yazarların bir kısmı bu evrakların istenmesini onur kırıcı bularak seyahate katılmayı reddetti.
Haklıydılar.
Fakat ilkesel davranışı önemsediğim için, hayatım boyunca Avrupa"ya, Amerika"ya gitmeyi, saçma evraklar yüzünden ret edemeyeceğimi düşünerek evrakları sundum.
Kişisel hikâyemi durduk yere anlatmadığımı fark etmiş olmalısınız.
Geçtiğimiz Pazartesi günü Türkiye vize konusunda tarihi bir anlaşma imzaladı. Yaşadığım onca tatsız vize hikâyesine rağmen ne güzel oluyor diye sevinemiyorum. Kalbimin bir tarafı ziyadesiyle kederli.
Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan, anlaşma vesilesi ile yaptığı konuşmada "Türkiye yük olmaya değil yükleri almaya" geliyor dedi. Benim korkum tam da bu noktada başlıyor. Biz AB"nin bize verdiği kaprisli başöğretmen edasındaki ev ödevlerini yapmaya devam ederken; kaprisli başöğretmenimizin yeni ödevler vermeyeceğini, bundan sonraki aşamanın bizden hem şarkı söyleyip hem yemek yememizi hem de bu esnada sakız çiğnememizi bekleme noktasına varmayacağından nasıl emin olabiliriz!
Anlaşmalar nasıldır? Taraflar alırlar ve verirler. Ama sorun şu ki biz sadece veren tarafız. İmzanın mürekkebi kurumadan "almaya başlayan" taraf ise bize "verecekleri" haklar için belki şerhini düşüyor. Çocukluğumda komşumuz Ferda ablanın dilinden düşürmediği bir şarkı vardı: Hayır dersem belki demek/ belki dersem evet anla/Çok söz söyler kadınlar evet demezler asla.
AB ile maceramızı özetleyen şarkı tam da budur. Çok söz söyler AB evet demez asla.
Başbakanımız "Yük olmaya değil yük almaya geliyoruz" diyor. Sorun şu ki, o yükü taşımaya yetecek takati bulabilecek miyiz?
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.