Böyle yaşadık son yedi günü

00:008/06/2007, Cuma
G: 28/08/2019, Çarşamba
Fatma Barbarosoğlu

Genellikle uzak bir zamana, yani artık tarih olmuş zamana, kuş bakışı bakar, her şeyi yerli yerinde tespit etmeye çalışırız. İçinde bulunduğumuz, yaşadığımız zamanlara anlara, olaylar ile aramıza mesafe koyarak bakmayı başaramayız. Bu başarısızlık sadece sıradan insanların hanesinde kayıtlı tutulacak bir başarısızlık değildir. Sosyal bilimciler de aynı hatayı yapar ve bir taraf külli olanı yani bütünü tanımlamaya, anlamaya, analiz etmeye çalışırken; öbür taraf da tek bir insanı merkeze alarak hatta

Genellikle uzak bir zamana, yani artık tarih olmuş zamana, kuş bakışı bakar, her şeyi yerli yerinde tespit etmeye çalışırız. İçinde bulunduğumuz, yaşadığımız zamanlara anlara, olaylar ile aramıza mesafe koyarak bakmayı başaramayız. Bu başarısızlık sadece sıradan insanların hanesinde kayıtlı tutulacak bir başarısızlık değildir. Sosyal bilimciler de aynı hatayı yapar ve bir taraf külli olanı yani bütünü tanımlamaya, anlamaya, analiz etmeye çalışırken; öbür taraf da tek bir insanı merkeze alarak hatta onu geçip neredeyse o tek insanın sağ burun deliğini merkeze alarak “sağ burun deliği” analizleri yapar.

Yaşadığımız zamanı, mesela geçen haftayı değerlendirebilmek için size zaman ile arama nasıl mesafe koyduğumu anlatmalıyım önce. Yayımı yüz yıl önceye gerip ne olup bittiğini anlamak için başvurduğum bir yöntem var. Mesela 1912 yılını çalışıyorum. (Uzak Ülke''yi yazarken böyle çalıştım.) 1912''ye dair tarihi, edebi, toplumsal olayları dünyada ve Türkiye''de genel hatlarıyla çalıştıktan sonra; önce 1912''den bir ay, sonra da o ayın içinden bir güne odaklanıyorum. Mesela Ahmet Mithat Efendi''nin vefat ettiği 1912 yılında Osmanlı coğrafyasında neler konuşuluyorun peşine düşüyorum. İstanbul''da bunlar konuşulurken ABD''nin en önemli meselesi ne? Fransa''da, Almanya''da vs. Sorabildiğim kadar çok soru sormaya çalışıyorum. Bulduğum cevaplardan ve özellikle de 1912 yılında basılmış kitaplardan, yayınlanmış makalelerden yola çıkarak, “zamanın ruhu”nu resmedilebilecek bir şeye çevirmeye uğraşıyorum.

Şimdi haklı olarak diyorsunuz ki, niye bize bunları anlatıyorsun? Aynı yöntemi yaşadığımız son yedi güne uygulamak için.

Yoğun bir haber/bilgi bombardımanı altında yaşamaya hüküm giydiğimiz için hiçbir durumu değerlendiremiyoruz. Değerlendiremediğimiz için müminler için en önemli özellik olan basiret ve firaset pek az rastlanılan, rastlanıldığında da kıymeti pek bilinmeyen bir şeye dönüşüyor.

Neden değerlendiremiyoruz? Değerlendirmenin bir ölçüsü vardır. Bu ölçü iyi ve kötü üzerinden anlamlandırılır. Sorun şudur ki modernite; zamanı ve değerleri kadim zamanların değer anlayışından koparmış, modern sonrası ise bu kopuş her şeyin her şey ile kıyaslanabildiği, her şeyin herkes tarafından “bana göre” kriterine vurulduğu, bir hizalanma/hizalama durumu ortaya çıkarmıştır. Yani, modern öncesi değerler hiyerarşisinde, kutsal olan en üste yer alırken; modern zamanlarda kutsal, değerler hiyerarşisinin dışına çıkarılmıştır. Postmodern dönemde ise kutsal, gündelik hayata hiyerarşik üstünlüğünü kaybederek geri dönmüştür. Hal böyle olunca da bir adab-ı muaşeret kuralıyla dini kuralı aynı yerden eleştiren/reddeden, savunan/benimseyen “yeni mümin” tipi ortaya çıkmıştır. (Yeni''yi olumlamak için kullanmadığımı ayrıca belirtmeme ihtiyaç yok sanırım.) Şimdi yazının girişinde anlattığım metodu uygulayalım. 2 Haziran Cumartesi günü gazetelerde küçük bir alanda, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı koordinatörlüğünde düzenlenen “Güvenliğin yeni boyutları ve Uluslararası Örgütler Sempozyumu”nun bittiği haberi yer aldı. Sempozyumun kapanışında konuşan Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Ergin Saygun, “İslami terörün yanlış bir ifade olduğunu” söyleyerek “Din Allah ile kul arasındaki bir inanç ve gönül bağıdır. Bu bağı başka maksat ve beklentiler için kullanırsanız din olmaktan çıkar, eklediğiniz sıfatın hüviyetini kazanır” dedi.

Genelkurmay 2.Başkanı''nın bu açıklamasının olduğu günden bir iki gün önce Bağcılar Lisesi''nde “toplu namaz” haberleri “kötülük haberi”olarak yer aldı. Haberin servisi, ibadetin uhrevi boyutunu olabildiğince “pespayeleştirmeye” çalışan bir üslûp içinde yapıldı. Nitekim Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Mehmet Görmez son derece mesafeli bir uslûp içinde (bu mesafenin önemi üzerinde özellikle durmanızı isterim) siyasi gerginlik üzerinden dini değerlerin yıpratılmaması gerektiğini söyledi:

“Siyasi tartışma ve gerilimlerin yaşandığı zamanlarda herkesin din ve dince kutsal sayılan değerler konusunda daha hassas olması gerekir.(…) İslam''ın Türk toplumunun tarihi, manevi, ontolojik ve kimlik kurucu temel unsurlarından birisi olduğunu vurgulayan Görmez, “Siyasi tartışmalar gelip geçicidir, fakat bizi millet olarak geleceğe taşıyacak olan ortak değerlerimizdir. Hem hiç kimse bu tartışmaları yürütürken dinin yegane hamisi kesilmemelidir. Çünkü dinin hamisi vardır, o da Allah''tır. Hem de hiç kimse dini ve dince kutsal sayılan değerleri öcü gibi gösterme yoluna tevessül etmemelidir.”

Mehmet Görmez''in konuşması ile Genelkurmay 2.Başkanı Orgenaral Ergin Saygun''un konuşmasında bir duruş farklılığından bahsetmek mümkün mü? HAYIR.

Bu tablonun desenini görmek için bir başka ışık göndereceğiz şimdi. 2 Haziran günü Uluslararası Türkçe Olimpiyatları''nın finali vardı. 100 ülkeden katılan 550 çocuk Türkçe üzerinden yarıştı. Bu bile tek başına muhteşem bir başarıdır. Ama bu başarının arkasında “önden giden atlılar”ın binlerce kilometre uzaklıkta toprağa tohum olarak karışmış bedenleri vardı. O gün orada bulunan herkes Moğalistan topraklarına bir tohum olarak atılmış Adem Tatlı''nın, kabrine yerleştirilişine ekran üzerinden tanık olurken gözyaşlarını tutamadı. Kederli eşini, küçücük oğlunu incitmekten korkmasaydık beş bin kişi sesimizi içimize gömmeye çalışmadan ağlardık olanca sesimizle. Duygunun doruğa çıktığı andı çünkü. Ama usul usul ağladık.

Vatanperverlik mi demiştiniz?

Netice olarak biz akmaya devam edeceğiz. Bazılarımız ince bir dere gibi, bazılarımız kurnası paslanmış bir çeşmeden akacak… Bazılarımız debisi yüksek bir nehir olmak üzere zamanını bekleyecek.

Korkmadan yaşamak için korkutmadan yaşamayı başaracağız. Hadi güvenin kendinize. Önce kendinize sonra aynı tarihi mirası, aynı havayı, aynı kaderi paylaştığımız/ paylaşacağımız kardeşinize. Size içinde yaşadığımız “zamanın ruhunu” bir resim olarak sunmak istedim. Umarım görürsünüz.