“Burada bayram birkaç dakikadır ancak”

00:0027/11/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Fatma Barbarosoğlu

I-Dünya insanın gurbeti.Hz. Mevlana dinle neyden kim hikayet etmede ayrılıklardan şikayet etmede buyuruyor.Dünya, insanın koparıldığı dalını özlediği yer.Yerdi.Yani eskiden.Teknolojinin ölümü öldürmediği zamanlarda, dünya insanın gurbetiydi.Ölümlü olduğumuzu unutunca, elimizdeki kazıkları yeterince derine çakabilmek için itina gösterdiğimiz bir “yer”e dönüştü dünya.“Yarın ölecekmiş gibi ahiret için, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışın” buyruğunun, birinci kısmını unuttuk.İkinci kısmında hepimiz

I-

Dünya insanın gurbeti.

Hz. Mevlana dinle neyden kim hikayet etmede ayrılıklardan şikayet etmede buyuruyor.

Dünya, insanın koparıldığı dalını özlediği yer.

Yerdi.

Yani eskiden.

Teknolojinin ölümü öldürmediği zamanlarda, dünya insanın gurbetiydi.

Ölümlü olduğumuzu unutunca, elimizdeki kazıkları yeterince derine çakabilmek için itina gösterdiğimiz bir “yer”e dönüştü dünya.

“Yarın ölecekmiş gibi ahiret için, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışın” buyruğunun, birinci kısmını unuttuk.

İkinci kısmında hepimiz hemfikiriz.

Fikrimizin birliğini, kapitalizmin ateşlediği tüketim kültürüne borçluyuz.

Durum böyle olunca; zaman şimdiden; hal, ye-iç gez varsa aklın şuurun dünya var imiş yoğ imiş ne umurun “şenliğinde” geçiyor.

Şenliği şenlik olmaktan çıkaran durumlardan biri ölüm ise diğeri bayram.

Her şeye rağmen insan doymalara doyamadığını bayram sabahlarında derinden hissediyor. Hele de Kurban Bayramı''nda. İçimdeki ezikliği o kimsesiz ezikliği birkaç yıl önce susturabildim. Bütün meselem Arafat Vakfesi''ne durabilmekmiş. Hüzünlü bayramlarının hüznü bunun içinmiş.

Şimdi artık neyden uzak ve nereyi özlemekte olduğumu biliyorum.

Ruhumuzun gurbeti mi daha çok kavurur bizi, bedenimizin gurbeti mi? En ağır gurbet insanın evinde yaşadığı gurbet değil midir?

Yabancı diyarlarda bayram evi gurbet kılıyor ziyadesiyle. Çünkü orada bayram olamayan bayramlar var.

Duygunun dili sadece anadilde akabiliyor çünkü. Anadil en çok anavatanda. Anavatan kelimesini Türkiye-Kıbrıs bağlantısı üzerinden ifadelendirmediğimi bilmenizi isterim.

Artık bir sürü vatanlar var. Bir sürü vatanların içinde bir de anavatan var. Anavatan bazıları için doğdukları yer. Bazıları için babalarının doğduğu yer. Bazıları için, popüler kültür ikonlarına fazlasıyla aşina olduğu yer.

II-

Kırk beş dakikadır durmadan konuşan H''ya nihayet soru sorabilecek kadar kısa bir an yakalayabiliyorum. Çünkü o durmadan anlatıyor. Uzun uzun anlatıyor. Duygularını kelimelere yüklemeye çalışarak nefes almaksızın konuşuyor adeta. Bir anın boş geçmesini istemeyerek. Bana hiçbir şey sormuyor. Ben vatandan geliyorum oysa. Bir yazar olarak bir hoca olarak oradayım. Türkiye''de öğrenciler sorarlar. Durmadan sorarlar. Özel hayata dair merak ettikleri bir sürü şey vardır. Utana sıkıla sorarlar. Cevap verdikçe özel alanın daha derinlikli alanlarında dolaşmak isterler.

Oysa H durmadan anlatıyor. Arada kalbinin diplerini görebilecek kadar derinlere istiflemeye çalıştığım bakışlarıma, aynı derinlik üzerinden cevap vermek için susuyor. Bir an. Bir kaç saniye. Sonra tekrar başlıyor anlatmaya.

Almanlara dair: Almanlar bizi çok kıskanıyor.(Kıskanmak kelimesini gıpta etmek anlamında kullanıyor esasında.)

Alman komşularına dair: Başımı ilk örttüğümde komşumuz gelip beni kucakladı. Seni artık hep böyle mi göreceğiz dedi. Gel birlikte resim çektirelim dedi.

Alman arkadaşına dair: Bana da bunlardan (başındaki başörtüsünü ve içindeki boneyi gösteriyor) alır mısın dedi. Boynuna sarıldım. Alırım tabii dedim.

Alman hocalarına dair: Burada öğretmenler bize dair çok ön yargılı. Bizim okuyamayacağımızı sanıyorlar. Size aileleriniz çocuk baktırıyor, zaten durmadan misafirliğe gidiyorsunuz ders yapmak için vakit tanımıyor aileleriniz size diyor.

Kendisine dair: Burada çok mutluyum. Sizinle konuşmaktan çok mutluyum. Yüksek Türkçe öğrendim burada. Tebessüm etmek. Evet, bunu öğrendim. Bu benim bilmediğim bir kelime idi. (Araya birkaç Almanca kelime sıkıştırıyor.) Başka yüksek kelimeler de öğrendim.

Bir boşluk bulsam ona bayramını soracağım. Çünkü H burada üçüncü kuşak. Türkiye''yi tatillerde gidilecek güzel bir yer olarak yerleştirmiş kafasına. Güzel yer.

Bayramı soracakken nasıl birisi ile evlenmek istersin diyorum. Dilleri seven, ülkeleri seven birisiyle diyor. Hiç böyle bir cevap duymamıştım şimdiye kadar. Dilleri seven, ülkeleri seven. Müslüman olsun tabii diyor. Avrupa kökenli bir Müslüman''ın daha uygun olacağını düşündüğünü bakışlarından anlıyorum.

Bayramı soracağım. Soramıyorum. Neden bu çocuğa bayramını soramıyorum. Bilmediği bir kelimeyi ürperti eşliğinde düşünmesine mani olmak için mi?

Konuşmaya devam ediyor.

Sonra birden saatine bakıyor. Randevusuna geç kalmış bir iş kadını titizliği içinde, “Bana soracağınız başka soru var mı?” diyor. Oysa ben ona hiç soru sormadım. Sadece dinledim. Ben dinledikçe o içinde biriktirmiş olduklarını bir insan gönlüne aktarmak için anlattı.

Biliyor musunuz diyerek yeniden başlıyor anlatmaya: Yaşlı Alman kadınlar doktora gidiyorlar. Sırf anlattıklarını dinleyen biri olsun diye.

Bana başka soracağınız soru var mı cümlesinin yere düşüp kırılmasını engellemek üzere burada bayramlar nasıl olur diye soruyorum.

“Burada bayram olmaz” diyor. “Bizim bayramımız olmaz. Her zamanki gibi kalkarsın. Annen baban işe gider. Sen okula gidersin. Türkiye''yi ararsın ya hani işte bayramın mübarek olsun demek için. İşte burada bayram o birkaç dakikadır ancak. Sana bayramı hatırlatacak başka bir şey olmaz.”

H''dan bana kalan cümle: Burada bayram birkaç dakikadır ancak. Birkaç dakika.

Sahi sizin bayramınız kaz saniye, kaç dakika, kaç saat, kaç gün?