“Çırpını çırpını giden atlardan indik/Olmayan söyleşi 2

00:008/08/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Fatma Barbarosoğlu

Bir ekran klişesi var hani: “Ekranlarını yeni açmış izleyicilerimiz için…” Biz de Salı günkü yazıyı okumamış okuyucular için adres gösterelim. Yer darlığından yazıyı ikiye bölüp yayınlamak durumunda kaldığım için biraz sonra okuyacağınız satırların Salı günü yayınlanmış olan yazının devamı olduğunu bildirmek isterim. Demek ki bu yazıyı okumadan önce Salı günkü yazıyı okumanız/hatırlamanız gerekiyor. Akşam yediği yemeği hatırlamayanlardansanız yapacak bir şey yok. (Geçen bölümde iki Kur''an kursu

Bir ekran klişesi var hani: “Ekranlarını yeni açmış izleyicilerimiz için…” Biz de Salı günkü yazıyı okumamış okuyucular için adres gösterelim. Yer darlığından yazıyı ikiye bölüp yayınlamak durumunda kaldığım için biraz sonra okuyacağınız satırların Salı günü yayınlanmış olan yazının devamı olduğunu bildirmek isterim. Demek ki bu yazıyı okumadan önce Salı günkü yazıyı okumanız/hatırlamanız gerekiyor. Akşam yediği yemeği hatırlamayanlardansanız yapacak bir şey yok. (Geçen bölümde iki Kur''an kursu öğrencisinin söyleşi yapmak için ileti üzerine ileti gönderip sonra da randevu saatine 75 dakika geç gelişlerini anlatmıştım. Uzun bir tutukluktan sonra gençler “şiir sever misiniz?” diye bir soru sordular. İşte o soruya verdiğim cevabı anlatıyorum. Sözü yora yora diyebilirsiniz. Canınız sağ olsun.)

IV

Bir şiir bir dostun dilinde öğrenilir. Melis geliyor ansızın. Yokuş yukarı çıkarken ve biraz da nefes nefese kalmışken. “Çırpını çırpını giden atlardan indik.” Sormaya gerek bile yok. Melis şiir okuyorsa böyle gözleri parlayarak üstelik, muhakkak İsmet Özel''dir. Ya İsmet Özel''dir ya kendi şiirinden bir mısra. Kendi mısralarını şiir gibi okumaz. Öyle cümle içinde geçiriverir. Fark edeceğimi bilir. Ederim. Yeni mi derim. Yanımızda üçüncü bir kişi varsa bu tuhaf diyalog karşısında iyice şaşırır. Üsküdar''da yaz boyunca kendime armağan edebileceğim o nadide akşamda, Melis anlatırken -ne kadar güzel konuşur- kendi şiirini katıveriyor anlattığının içine. Tam o sıra genç bir adam ve üç-dört yaşlarındaki çocuğuna takılıyor gözüm. “Ben seninle aynı evde uyumak istiyorum” diyor çocuk. Zihnim, bu cümle için ne hikayeler yazıyor. Kendimi yakalamamın ihtimali bile yok. Zihnim bana rağmen zaptedilmeyen ırmaklar gibi koşuyor. Yazacak. İlle de yazacak. Melis''in mısrasını fark ediyorum. Lakin zapt edemiyorum. Adam sigarasından öyle bir nefes çekiyor ki. İstanbul tek nefeste içilip tüketilivermiş bir cigara oluyor. Bitmiş bir cigara. İzmarit İstanbul.

“Fatma Abla” diyor Melis. “Siz üşüdünüz.Kalkalım isterseniz.”

“…”

“Çok kötü” değil mi.

“Bilmiyorum kötü mü. Acı mı? Bende kalacaklar ama…”

Melis gülerek “Masum Şubat” diyor. Tam o anda farklı şeylerden bahsettiğimizi anlıyorum. Osmanlıca öğrenirken okuduğum yanlışları anlatmıştım Melis''e. En olmayacak olanı da mevsim şubattı kelimesini iki hafta boyunca masum şubat diye okumamdı. Masum Şubat -ki o zaman hayatımızda 28 Şubat gerçeği henüz karışmamıştı- onun şiirinde bir mısra idi artık.

Çok kötü dediği kendi şiiriymiş. Benim için çok kötü babası ile aynı mekanda uyumak isteyen çocuğun karşılıksız soruları idi.

Anlatıyorum. Anlatmıyorum esasında, anlattıklarımı yaşıyorum. İncinmiş bakışlar yavaş yavaş yerini konuşmanın akışına bırakıyor.

Baki''yi Z''nin sesinden sevdim mesela diye devam ediyorum. Çünkü ben kendimi bildim bileli o 16. asır çalışıyor. 18 .yüzyıldan bahsedince, o kadar yeni tarihlerle ilgilenmiyorum deyişini anlatıyorum gülerek.

Siz Baki''yi sevmiyorsunuzdur ihtimal. Bir şair, bir dostun dilinden öğrenilir çünkü. Z şimdi çok uzaklarda. Ondan bana kalan Baki''leri diziyorum rüzgarın bağrına. Ben şiirin içine düşmüşken onlar taş gibi oturuyor.

Aynı nehrin içinde akamıyoruz bir türlü. Zevk almasını hiç öğrenmemiş bu çocuklar. Fenafil bir şey olmayı hiç tecrübe etmemişler.

Sorunuzun cevabıydı diyorum ayağa kalkarken. Şaşırıyorlar. Anlamıyorlar.

Şiir sever misiniz diye sordunuz ya.

Birden bambaşka iki genç kız oluyorlar.

Bir soruya bu kadar uzun cevap verebileceğinizi düşünememiştik. Biz sanmıştık ki siz cevaplar konusunda cimri olduğunuz için. Yani şimdi. Böyle olunca. Siz esasında cömertliğinizden. Yani nasıl desem.

Anladım ben onu diyorum.

Gülüyorlar. Tv seyretmediğinizi okumuştuk bir söyleşinizde.

Hastayken hariç. Hastalanınca seyretmek zorunda kalıyorum. Ve seyredilmemiş bütün dizilerin kazasını yerine getiriyorum.

Yeniden gülüyorlar. Allah''ım ne kadar güzel gülüyorlar.

Ne kadar güzel ve ne kadar estetik gülüşleri. Sanki rüzgara gül resmi çiziyor kahkaları. Kahkaha dediğime bakmayın. Tebessüm ile kahkaha arası bir şey. Nasıl desem… Mahzuziyyet… Gibi ama değil. Gülmeyi bilmediğimiz için mi bu kelime fakirliği!? Tebessüm, kahkaha, kıkırdama. Değil. Kızların nükteyi karşılama biçimlerini tarif edecek bir kelimeye sahip değilim. Kimi çağırmalı imdada? Kimseler gelmeyecektir. Az gülüp çok ağlayan ümmet olma şuuru mu tebessümleri tasnifsiz bırakan? Oysa Efendimiz''in letafetini öğrenebilseydik çok ağlamanın asık surat olmadığını tecrübe edebilirdik.

Benim hatam olmalı. Benim hatam. Dağarcığımda bu hali resmedecek bir kelimeden mahrum kalışım benim hatam olmalı.

Hatamı tamir etmek için Hüseyin Atlansoy''un dizeleri geliyor:

“sen gelirsen

sözlükler açılır, gülüşüne bir isim bulabilmek için

...

imkansız kapatılır.”

Daldınız diyorlar ikisi birden.

Aradığım kelimeyi bulamıyordum ama kelime yerine bir mısra geldi.… Demiyorum.

Yok bir şey. Önemli değil. Kalkalım mı?

Kalkıyoruz. Bu söyleşiyi nasıl yazdıklarını, ya da yazıp yazmadıklarını hiç bilmeyeceğim.

Lakin ben böyle yazdım işte.