Değişenler ve değişmeyenler arasında Türkiye 2010

00:0028/12/2009, Pazartesi
G: 3/09/2019, Salı
Fatma Barbarosoğlu

Değişmeyenler26 Aralık Cumartesi günü, Kadın Eserleri Kütüphanesi''nde düzenlenmiş olan İstanbul''da Basılan “Cumhuriyet Dönemi” Kadın Dergileri paneline katıldım, Şadırvan dergisini anlatmak üzere. Daveti kabul ederken “Cumhuriyet''in Dindar Kadınları” bağlamında Şadırvan dergisini anlatabileceğimi söyledim. Kabul ettiler.Şadırvan dergisi 1973 yılında kurulan Hanımlar İlim Kültür Derneği (HİKDE)''nin yayın organı olarak 1976 yılından itibaren çıkıyor. Başlangıçta neşriyat müdürlüğünü Hicran Göze''nin

Değişmeyenler

26 Aralık Cumartesi günü, Kadın Eserleri Kütüphanesi''nde düzenlenmiş olan İstanbul''da Basılan “Cumhuriyet Dönemi” Kadın Dergileri paneline katıldım, Şadırvan dergisini anlatmak üzere. Daveti kabul ederken “Cumhuriyet''in Dindar Kadınları” bağlamında Şadırvan dergisini anlatabileceğimi söyledim. Kabul ettiler.

Şadırvan dergisi 1973 yılında kurulan Hanımlar İlim Kültür Derneği (HİKDE)''nin yayın organı olarak 1976 yılından itibaren çıkıyor. Başlangıçta neşriyat müdürlüğünü Hicran Göze''nin üstlenmiş olduğu derginin, elimizde bulunan son sayısının neşriyat müdürü Av. Meliha Yalçıntaş.

29 Mayıs''ta yani İstanbul''un fethinin yıldönümünde yayın dünyasına çıkan dergi 1980''de ömrünü tamamlıyor. Son sayı 18. sayı. Üzerinde çıktığı aya dair bir ibare yok. “Şimdilik Aylık” ibaresi ile çıkan derginin, üç ayda bazen üç ayı da geçen periyotlarla yayınlandığını biliyoruz. İhtimal 12 Eylül''den sonra sadece bir sayı yayınlanıyor.

“Beşikten mezara kadar ilim tahsil ediniz” düsturu ile çıkan dergi soğuk savaş yıllarının özelliğini taşıyor. Son sayıdan bir önceki sayıda merhum Sedat Yenigün''ün şehadeti ile ilgili haber yer alıyor.

Son sayının basından seçmeler kısmı, Türkiye''nin ve dünyanın ne kadar değiştiği ve değişmediğinin “resmi” olarak duruyor. Çünkü son sayıda Afganistan''ın Ruslar tarafından işgal edilişine ve Afgan mültecileri için HİKDE''nin düzenlemiş olduğu yardım faaliyetlerine dair haberler, başörtüsü yasaklarına maruz kalan öğrenci haberleri yer alıyor.

Şadırvan dergisi “Milliyetçi-Mukaddesatçı” çizgide yayın yapan bir dergi olarak yayın hayatını noktaladı. Onun anti-komünist duruşunun günümüzde geçerliliği yok.

İkinci Dünya Savaşı''ndan sonra ilk defa dünyanın politik sahnesine en güçlü aktör olarak ABD ve SSCB çıkmıştı. SSCB, Rusya Federasyonu olarak isim değişikliğine gitti ve dünyanın kutbu olmaktan “bir süreliğine” istifa etti.

II. Dünya Savaşı''ndan sonra dünya sahnesine çıkmış olan ABD, sahnedeki “performansını” halen sürdürüyor. Afganistan hâlâ işgal altında. ABD Irak üzerinden bizim komşumuz. Başörtüsü yasakları şiddetini arttırarak devam ediyor. O kadar devam ediyor ki panele yetişmek için evden çıktığım saatlerde Zaman gazetesinden Elif Kaya aradı. İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü''nün düzenlemiş olduğu ve konuşmacı olarak Ali Bulaç ve Oya Baydar''ın katıldığı programdan iki başörtülü öğrencinin çıkarılışı üzerinden haber hazırlıyordu. Önce “Siz de orada mıydınız ?”diye sordular. “Hayır” dedim, “ben mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi''nin hiçbir bölümüne ayak basamadım.” Şaşırdılar. “Ama siz bir sosyologsunuz” dediler. Ne önemi var!

2000 yılında TYB''nin ödül töreninde kıymetli hocalarım Mehmet Genç ve Teoman Duralı ile birlikte aldık ödüllerimizi. Ayaküstü konuşurken “Fakülteye bekleriz, niçin gelmiyorsun?” dediler. Ah gitmez miydim? Ama imkansız. “Ben yasaklıyım” dedim. Doktora diplomamı hâlâ alamadım. Şaşırdılar. İnanamadılar.

İnanılamayan durumları yaşamaktan benim kuşağım yorgun düştü. Ama çocuklarımızın boynunda aynı yorgunluğu görünce içimde biriktirdiğim sesi, hançerem yırtılırcasına dışarı salıvermek istiyorum.

Gençlerini imha eden bir ülkeyiz. Kimisini teröre kurban veriyoruz. Kimisini kat sayılarla, kimisini başörtüsü yasaklarıyla, daha küçükleri SBS''lerle kıymık kıymık doğruyoruz. Hayattan tat almamaları için elimizden geleni yapıyoruz.

Türkiye ikiye ayrılmış.

Geçelim.

Türkiye, gençlerini tüketme konusunda hemfikir.

Yekvücut.

Ülkelerin başına tarihte bir defa gelecek bir duruma yıl yıl yaklaşıyoruz. On beş yirmi yıl sonra genç nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu bir ülke olacağız. Nasıl hazırlanıyoruz? Nasıl hazırlanacağız, gençliği hayattan bezdirerek.

Türkiye''nin değişmeyen gerçeği bu.

Değişenlere gelince….

17 Mayıs 1987 yılında “Feminist Hareket”in düzenlediği “Dayağa Son” yürüyüşüne çalışmakta olduğum Kadın ve Aile dergisi adına katılmıştım. Yürüyüşü bırakıp benimle ilgilenmişlerdi. Kimisi uzaydan gelen bir yaratık muamelesi yapmış, kimisi eylemlerini sabote eden bir çaşıt olarak hakaret etmişti.

Kayıtlara geçsin lütfen. Kadın Eserleri Kütüphanesi''nde Şadırvan dergisini anlattım. Orada bulunan herkes ilgiyle dinledi. “Dinleme estetiği”ni sonuna kadar muhafaza ederek dinlediler.

Bu yirmi yıl önce mümkün değildi.

Yirmi yıl önce Oya Baydar''ın, programına katılan başörtülü öğrenciler adına bu kadar üzülmesi de mümkün değildi.

Geçen yirmi yıl içinde kadınlar ayrıldıkları noktaları parantez içine alarak, birleşebilecekleri konularda iş yapmayı başardılar. (Elbette bu başarı hanesine Necla Arat''ın, Nur Sertel''in isimlerini dahil etmiyoruz. Onları feminist kabul eden pek kimse de kalmadı zaten.)

Türkiye''nin kalbi olan insanları olarak bir araya gelmeliyiz. Hemen şimdi. Yarın çok geç olacak. Yazı yazamayan, cümle kuramayan, hayatı dört seçenek zanneden, elli kelime ile konuşan bir gençlik istemiyorsak gençlik adına Türkiye''nin kadınları olarak ayağa kalkmalıyız.

Demokratik açılımın “Anneler ağlamasın” sloganı doğru bir slogan değildi. 2010 yılında sloganımız çocuklarımız ağlamasın olsun.

Milli Eğitim Bakanlığı yirmi yıl sonranın hesabını alnının akıyla vermek istiyorsa SBS''leri hemen kaldırmak zorunda.

Eğer SBS''ler kalkmaz ise yarın ayakta durabilen bir gençliğimiz olmayacak.

SBS''ler yüzünden ne öğretmenler “hoca”lığını biliyor ne çocuklar öğrenciliğini. Çocuklarımızı adına “başarı puanı” dediğimiz rakamlara peşkeş çekiyoruz.

Söylemeye dilim varmıyor amma… Hatalarda ısrar etmeye devam edersek “Fırsat Penceresi” kapalı kalacak.

Çocuklarımızı, gençlerimizi sevelim. Biz onları sevelim ki onlar da birbirini sevmeyi öğrenebilsin.

Çocuklarımızı nasıl seveceğiz? Gün boyu “seni seviyorum” cümleleri kurarak değil elbette. Sanattan, spordan, edebiyattan, bilimden zevk alabilecekleri; başkasının ıstırabına duyarlı olmalarını sağlayabilecek ortamlar hazırlayarak sevgimizi ispat edebiliriz ancak.

Sadece kendi çocuğunun değil bütün çocukların annesi-babası olabilecek insanlara muhtacız.