“Denize dökülmeyi” bekleyenlerin korkusunu anlamak

00:0017/09/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Fatma Barbarosoğlu

Yazıma, 15 Eylül''de Hasan Cemal''in Milliyet gazetesinde yayınlamış olduğu “Bizi ne zaman denize dökecekler” başlıklı köşe yazısından bir alıntı ile başlamak istiyorum: “Referandumda hayır oyu vermişti. Anlaşılan evet oylarının bu kadar yüksek çıkmasını beklemiyordu.Bu yüzden tedirgindi.Şakayla karışık dedi ki:“Bunlar bizi ne zaman denize dökecekler?”Bu cümlenin arka planında ''korku imparatorluğu'' söylemi yatıyor. Son bir iki yıldır ''irtica''nın yerini alan'' sivil dikta'' söylemi yatıyor.”“Denize

Yazıma, 15 Eylül''de Hasan Cemal''in Milliyet gazetesinde yayınlamış olduğu “Bizi ne zaman denize dökecekler” başlıklı köşe yazısından bir alıntı ile başlamak istiyorum: “Referandumda hayır oyu vermişti. Anlaşılan evet oylarının bu kadar yüksek çıkmasını beklemiyordu.

Bu yüzden tedirgindi.

Şakayla karışık dedi ki:

“Bunlar bizi ne zaman denize dökecekler?”

Bu cümlenin arka planında ''korku imparatorluğu'' söylemi yatıyor. Son bir iki yıldır ''irtica''nın yerini alan'' sivil dikta'' söylemi yatıyor.”

“Denize dökülme” korkusu taşıyanların korkusunu doğru okumak zorundayız.

Doğru okumak derken neyi kast ediyorum?

Evvela muhalefet bu korkuyu kendi iktidarı için verimli bir alan olarak “değerlendirme” girişiminden vazgeçmeli

İktidar Trakya ve İzmir, Aydın, Muğla''da ortaya çıkan % 70 Hayır''a karşı, %30 Evet sonucunu iyi değerlendirmeli.

Medyanın satışa sunduğu, alıcısını acilen bulan bir “korku söylemi var.

AK Parti''nin gizli gündemi olmadığına, Türkiye''nin büyük çoğunluğu- ki bu çoğunluğun içinde aydınlar, sanatçılar, hukukçular, ev kadınları, akademisyenler var- inanırken; İzmirli profili ile vitrine çıkarılan “eski çağdaşlar” cephesi inanmıyor.

“Eski çağdaşlar” cephesi hayat enerjisini “korkularından” devşiriyor.

Korkularının gittikçe artması, “öteki “ ile karşılaşmanın mesuliyetini almak istememelerinden kaynaklanıyor.

Kendi dünyalarını benim gibi iyiler, bana benzemeyen ve büyük ihtimalle kötü olan ötekiler ayrımı üzerine inşa ediyorlar.

Ötekiler daha aşağıda, yani daha alt gelir düzeyinde, eğitim seviyesi düşük olduğunda sorun olmuyor. Çünkü o zaman hep “orada” kalıyorlar. Ama ne zaman gelir seviyesi artıyor, eğitim seviyesi yükseliyor o zaman bahşedilmiş alan olarak “burası” tehlikeye giriyor.

Şimdiye kadar ontolojik duruşlarını “bahşedilmiş haklar” ile perçinledikleri için rekabetin dilini öğrenmeleri gerekmedi.

Oysa öteki ile karşılaşmak aynı zamanda rekabete hazır olmayı, kendini yeniden gözden geçirmeyi gerektiriyor.

Rekabete hazır olmayanlar, karşılaşma anlarını “çatışma anına” çevirerek “zinde güçler” yaslandı bunca yıl. Yaslandıkları yerler onlara kol kanat gerdikçe ne Türkiye''nin yeni sorunları ile ilgilendiler ne de dünyanın yeni ilişki, üretim biçimleri ile.

“Eski çağdaşlar” gittikçe daha çok kendine kapanıyor. Ne ki bu kendine kapanışta bir muhasebe ve tefekkür olmadığı için, her kapanış bir arınışa değil yeni bir bulanmaya yol buluyor.

İktidara yönelik analitik bakış açısı geliştiremeyen “merkez medya”; Diyarbakır''ın Kürt kimliği ile öne çıkışına karşılık bir İzmirlilik bilinci yaratarak, gerilim alanı oluşturmaya çalışıyor.

Onun için İzmir ile özdeşleşmiş olan Sezen Aksu''nun “bir oyu” bir oy olmaktan çıkararak paha biçilmez bir sembolik değere dönüşüyor.

Ortaya çıkan korkuyu bu onların “algısı” diyerek umursamaz bir tutum takınarak yok sayamayız.

Bu şehirlerde yaşayan insanların bir korkusunun, bir gerginliğinin olduğu doğru. Lakin bu korkunun tercüme edildiği alan yanlış.

“Eski çağdaş”ların korkusunun siyasi bir korku değil ontolojik bir korku, küresel rekabetin öğütücü çarklarının sebep olduğu ekonomik korku olduğunu kabul edersek; karşılaşma anını “ötekileştirme” alanından çıkararak, göz hizasından kurulmuş demokratik bir ilişkiye çevirebiliriz.