Dünyanın fakirleri ile sokağımızdaki fakirleri aynı anda görebilmek....

00:0016/05/2011, Pazartesi
G: 4/09/2019, Çarşamba
Fatma Barbarosoğlu

Birleşmiş Milletler''in “En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı” geçtiğimiz günlerde İstanbul''da gerçekleştirildi. Türkiye''de kişi başına düşen yıllık gelir 12 bin 321 dolar. Konferansa katılan ülkeler arasında kişi başına düşen milli gelirin 300 dolar olduğu ülkeler de vardı.Seçim propagandaları ile, yoksulluk ve yoksunluk sınırının birbirinin içine geçtiği bir atmosferde çoğu insan, Türkiye''nin ““En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı''na” ev sahipliği yapmasını, Türkiye''nin de o ülkelerden biri olduğu

Birleşmiş Milletler''in “En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı” geçtiğimiz günlerde İstanbul''da gerçekleştirildi. Türkiye''de kişi başına düşen yıllık gelir 12 bin 321 dolar. Konferansa katılan ülkeler arasında kişi başına düşen milli gelirin 300 dolar olduğu ülkeler de vardı.

Seçim propagandaları ile, yoksulluk ve yoksunluk sınırının birbirinin içine geçtiği bir atmosferde çoğu insan, Türkiye''nin ““En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı''na” ev sahipliği yapmasını, Türkiye''nin de o ülkelerden biri olduğu şeklinde algıladı. Aynı konferans mesela Viyana''da yapılmış olsa idi Avusturya''nın artık fakir bir ülke olduğu şeklinde anlaşılır mıydı? Hayır!

Ülke olarak fakir mi zengin mi olduğumuz konusunda kafamız karışık. Ülkemizin fakirleri ile dünyanın fakirleri arasında bir seçim yapmamız gerektiğine dair bir kafa karışıklığımız var.

Büyük hikâyeye mi küçük hikâyeye mi daha yakın olacağımız konusunda, her Kurban Bayramı “bizim fakirlerimiz ne olacak” sorusuna muhatap oluruz.

Hayata dar sınırlar içinde bakmayı tercih edenler, dünyanın başka ülkelerine yardım götürmeyi gereksiz görerek, kendi fakirlerimizi hallettik de sıra dünyanın fakirlerine mi geldi şeklinde bir tavır ortaya koyar.

Bunun tam zıddı olan tavır ise, her sabah işe ya da okula gidip gelirken önünden geçtiği insanların fakirliğine ve kimsesizliğine karşı gözü kapalı yol alıp; bir kurum aracılığı ile dünyanın fakirlerine koşan tavırdır.

Bu satırları niye yazıyorum? Bu iki tavrı birleştiren bir sivil toplum örgütünden bahsetmek istiyorum. Bir grup tıp mensubunun kurmuş olduğu Hayat Vakfı; büyük hikâye ile küçük hikayeye aynı mesafeden yaklaşılabileceğinin örneğini ortaya koyuyor. Bu örneklerden biri de “Çocuklar Sokakta Solmasın” çalışması.

“Çocuklar Sokakta Solmasın!”

Hayat Sağlık ve Sosyal Hizmetler Vakfı Sokakta Çalışan Çocukları Koruma Komisyonu tarafından 1998 yılından bu yana ''Çocuklar Sokakta Solmasın'' adlı bir proje yürütülüyor.

Projenin amacı: ilköğretim çağında, ailesiyle birlikte yaşayan ve sokakta çalışan çocukları sokakta çalışmaya iten nedenleri araştırıp ortadan kaldırmaya, daha ileride sokak çocuğu olmalarını engellemeye çalışmak.

Çocuklarla sokakta veya ilgili kurum ve kişilerin önerisiyle tanışılarak; aileden sorumlu iki gönüllü tarafından çocukların aileleri düzenli olarak ziyaret ediliyor; gıda, giyim ve ev eşyası ihtiyaçları karşılanarak, eğitim ve sağlık hizmeti desteği veriliyor.

Karne şenlikleri, geziler, piknikler, yaz okulu, kulüp çalışmaları gibi sosyal etkinliklerle çocuklara geniş imkânlar sunuluyor.

Çocuklar Sokakta Solmasın Projesi''nin benzer çalışmalardan en önemli farkı:

—Sokakta çalışan çocuğun kendisiyle birlikte kardeşlerinin ve ailesinin de desteklenmesi.

—Çocuğa ve ailesine yapılan desteğin çocuk eğitimine devam ettiği sürece veya ailenin durumu iyileşinceye dek sürmesi.

Bugüne dek 82''si sokakta çalışan 232 çocuk ve 43 aile proje kapsamına alındı.

Projenin yöneticilerinden diş hekimi Saadet Avcı, proje kapsamında gelinen noktayı rakamlar üzerinden şu şekilde değerlendiriyor: “1''i tıp 5 çocuğumuz üniversiteli ve 2 çocuğumuz üniversite mezunu oldu. 3 çocuğumuz meslek lisesinden mezun olarak çalışmaya başladı. İlköğretimden mezun olan 5 çocuğumuz hem açık lisede okuyor, hem de çalışıyor. 8''i meslek lisesinde olmak üzere 23 çocuğumuz lise eğitimine devam ediyor. Eğitimlerini tamamlayamayan 2 erkek çocuğumuz çırak olarak başladıkları erkek kuaförünü devralarak kendi işlerini kurmuş oldular.”

Sadece çocuklarla ilgilenmeyen, çocukların ailelerinin eğitim seviyesini de yükseltmeyi hedefleyen proje için gönüllü sayısının arttırılması ve bir merkez kurulması gerekiyor. Ancak kurulan merkez ile bu çalışmanın Türkiye''nin dört bir tarafında uygulanması sağlanmış olacak.

Diyorsunuz ki bu projeyi gerçekleştirenlerin gönlüne sağlık. Bedenine sıhhat, gücüne kuvvet olsun. Lakin bize düşen nedir? Bize düşen ey okuyucu kendimizi dünyanın bütün çocuklarından mesul hissedebilmektir. Bu mesuliyeti hissettikten sonra yürüyeceğimiz bir değil birçok yol çıkıyor ortaya.