Eskimeyen kimliğin izinde "Babalar Günü" (1)

00:0015/06/2007, Cuma
G: 29/08/2019, Perşembe
Fatma Barbarosoğlu

Aktüel dergisinden Semin Gümüşel''e verdiğim söyleşide, “Hiç eski kimliklerim olmadı” dedim. Bazı arkadaşlar bu ifademe takıldı. Ben de onların takılmasına takıldım. Uzun bir bahis esasında. Ama bu defalık şuradan başlamış olayım izaha. Tabii ki on sekiz yaşında gördüğüm dünya ile kırklı yaşlarımda gördüğüm dünya aynı değil. Fakat bu kimlik değişikliği anlamına gelmiyor, tecrübe sahibi olmak anlamına geliyor. Mesela geçenlerde bir toplantıda; daha önce kendini radikal olarak tanımlayan bir arkadaş,

Aktüel dergisinden Semin Gümüşel''e verdiğim söyleşide, “Hiç eski kimliklerim olmadı” dedim. Bazı arkadaşlar bu ifademe takıldı. Ben de onların takılmasına takıldım. Uzun bir bahis esasında. Ama bu defalık şuradan başlamış olayım izaha. Tabii ki on sekiz yaşında gördüğüm dünya ile kırklı yaşlarımda gördüğüm dünya aynı değil. Fakat bu kimlik değişikliği anlamına gelmiyor, tecrübe sahibi olmak anlamına geliyor. Mesela geçenlerde bir toplantıda; daha önce kendini radikal olarak tanımlayan bir arkadaş, radikal günlerinden bahisle “kendisinin ne kadar kandırılmış olduğunu” anlattı. Adını koymasa da o artık liberal bir dünya görüşüne sahip. Yani eskitmiş olduğu bir kimlik saklı geçmişinde. Geçmiş günlerinden bahisle “eski radikal günlerimde diye başladığı cümleler” hayatını hülasa ediveriyor.

Oysa benim hiç eski kimliğim yok. Bunu bir meziyet manasına söylemediğimi bilmenizi isterim. Ortega der ya hani “ben kendimin ve muhitimin toplamından ibaretim” diye. Siyasi bir muhitim olmadı. Hayatımda daima tek tek kişiler oldu. Dolayısıyla yaptığım hatalar bir muhitin etkisinde kalınarak yapılmış hatalardan ziyade tecrübesizlikten kaynaklanan hatalardı. Hal böyle olunca da fikri bir değişimden ziyade aynı yol üzerinde yürümek oldu nasibime düşen. Hatalarıma fazla mı sahip çıkıyorum bilmiyorum. Ama hiçbir dönem kendimi kandırılmış hissetmedim. Sadece yalnız hissettim.Bu yalnızlık eş dost yalnızlığı, duygusal yalnızlık değil. Fikri yalnızlık. Yıllar geçtikçe fikri yalnızlığım azalmadı arttı. Cicero''ya atfedilen bir söz vardır hani: “Kimden kaçacağımı bildim ama kime sığınacağımı hiç bilemedim.” 12 yaşında yazmış olduğum “İstanbul sokaklarında bir çocuk soğuktan morarmış elleri/en güzel limonlar bende diyen ince çocuksu sesi” mısrasını yazan kalpte takılı kaldım. İsmet Özel “bir gençlik ölümü saklı kaldı bende” der ya. İşte öyle. Bende de bir çocuk kalbi saklı kaldı.

Lise yıllarımda kendimi bulduğum bir muhit olmadı. Ne ülkücü ne devrimci. Bu çizgi üniversitede ne akıncı ne ülkücü olarak devam edecekti. Her iki grubun içinde de kimliğini “cilik” üzerinden kurmayan çok sevdiğim arkadaşlarım oldu. Her cemaattan çok sevdiklerim. Cemaatleri sevdim. Benimsedim. Ama cemaatçiliği eleştirmekten hiç geri durmadım. 18 yaşımda o yaşın kelimeleriyle. 40 yaşımda kırk yaşın kelimeleriyle.

“1978 yılında aynı gün içinde sabah devrimcilerden öğleden sonra ise ülkücülerden tehdit yedim. Lisenin ilk iki yılı böyle geçti. Kişiler değişiyor lakin tehdit değişmiyordu. “Yüzüne iki jilet çok yakışacak.” Nitekim o sıralar Küçükçekmece Lisesi''nden bir kızın yüzünün jiletlendiği bir efsane gibi dolaşıyordu. Üstelik sadece öğrencilerden tehdit yemekle kalmıyordum. “Dik başlı” ve “asi” olduğum için aynı okulda öğrenci olan ağabeyime, milliyetçi hocalar bana dikkat etmesi gerektiğine dair sık sık tenbihatta bulunuyordu. “Asi”liğim ta ortaokul yıllarına dayanıyor. Orta ikinci sınıftan üçüncü sınıfa geçtiğim yaz, sağ kulağımın kepçesinin arkasında koca bir yara oluşmuştu. Babam durumu fark ettiğinde yaz tatiliydi ve bunun müsebbibi olan Türkçe öğretmeni Fahrettin bey, Allah''tan okulda değildi.

Lise birinci sınıfta okulda ahlak dersi zayıf olan tek kız öğrenci bendim. Neden mi? O hiç değişmeyen kimliğim yüzünden. Bir din kültürü ve ahlak hocamız vardı. Hakikaten çok kötü idi. Kötü giyinir, kaba konuşur ve her olaya ideolojik açıdan yaklaşırdı. Öğrencinin karşısında burnunu karıştırmaktan tutunuz da öğrenciyi tekme tokat dövmesine kadar.

Sınıfta üç grup vardı. Din dersine karşı olanlar. Onlar alay ederlerdi. Yağcılar. Bunlar hocanın arkasından alay eder, yüzüne karşı akla hayale gelmeyecek iltifatlarda bulunurdu. Üçüncü grup ise hocaya asla eleştirel bakmayarak, bizim görüşümüzden diyerek koruyanların grubu idi. Ben bunların hiçbirinin içinde olmadığım gibi her ders “çatır çatır” tartışırdım üstelik. Her tartışmayı eve gelir babama anlatır, babam beni yeni bir tartışma için adete yeniden teçhizatlandırırdı. Hakiki din adamı portresi olarak merhum Mahir İz hocayı anlatarak.

Devamını salı günü anlatayım müsadenizle.

Onca özel gün içinde Babalar Günü güme gider. Bu yazıda da öyle oldu. Esas babalar ve kızları imajı önümüzdeki salı gününe kaldı.