
Hatırlayacaksınız, Cuma günü İstanbul Şehir Hatları"nda tanık olduğum bir olayı anlatmıştım.
Yan yana oturan biri kadın biri erkek iki yolcunun, şaşırtıcı diyalogu.
Büyük hikâyeye bakan yüzüne odaklanmayı ertelemiştim. Erteleme sebebim, sizin dikkatinizi ölçmek içindi.
Yazıyı okumamışlar için o diyalogu kısaca özetleyeyim: Orta yaşın üzerindeki adam, yanı başında oturmakta olan kendi yaşlarındaki kadına "Bacak bacak üstüne atma indir o bacağını diye" bağırıyor, kadın da "Ben vergimi ödüyorum" diye cevap veriyordu.
Meram anlatmaya yönelik olmayan bu diyalogun üzerinde durmamız gerekiyor.
Diyalogun ruhunu, tanık olduğum başka bir olay üzerinden ortaya koymayı deneyeceğim.
Yeni tanıklığımın zamanı, 24 Ekim Perşembe günü. Mekân Üsküdar Meydanı.
Saat 17 suları. Taksi dolmuş sırası bekliyoruz. Sırada yaklaşık 20-30 kişi var. Derken birden kıyamet koptu. Her şey bir kaç saniye içinde oldu. Bir kavganın içinde kalmak korkunç bir "tecrübe".
Güneydoğu insanının haleti ruhiyesini, yaşadığı sıkıntıları düşündüm tam o anda. Bir kaç saniyenin tanıklığı ile nereye kaçacağımızı bilemedik. Ellerinde sopalar ile yaşlı-genç bir kaç kişi birbirine saldırmaya başladı.
Yaşlı bir adamın kafasında kırılan sopa ve adamın başından fışkıran kanlara tanıklığımız, hepimizi korkuttu. Kavga eden iki grup hareket halinde olduğundan, herkes kaçacak bir yer arıyor.
Kızılay"ın kan bağışı için açmış olduğu çadır tam arkamızda olduğu için ben oraya girdim hemen. Hem ayakaltında olmak istemiyorum, hem de olayın tanıklığını yarım bırakmamak niyetindeyim.
Çadırın içinden yaşlı bir kadının titreyen sesini duyuyorum: "Geldiler ve memleketimi ne hale getirdiler."
İtiraf etmeliyim ki önce cümlenin manasını kavrayamadım. Daha doğrusu cümlenin manasını kavrayamadığımı sonradan fark ettim. Benim ilk anda kavramış olduğum şey duygu idi. Yaşlı bir kadın... Yaşlı bir kadın demişken yanlış bir izlenim edinmenizi engellemek için hanımefendiyi tasvir etmeme müsaade ediniz. Altmışını devirmiş, kısa saçlı, bordo çerçeveli yakın gözlüklerini burnunun üzerine düşürmüş dal gibi zarif bir İstanbul hanımı. Yanında top sakal, fötr şapkalı kendi yaşlarında bir bey. Giyimleri kuşamları orta-üst sınıfa denk gelen bir imleme gösteriyor.
Ne diyordum, kadının "Geldiler ve memleketimi ne hale getirdiler" cümlesindeki "ötekileştirici" yargıyı anlamadım. O an, tanık olduğu olayın şokunu atlatmakta zorluk çeken bir kadını teselli etmem gerektiğine odaklanmış idim. Korkmuştu, elleri titriyordu. Su alıp gelmek niyeti ile yavaşça yaklaştım.
Kadın "Nerede polis nerede polis. Adamın kafasından kanlar akıyor. Nerede polis?" diye endişe ve kederler içinde bağırırken; yanındaki kadın -belki de yakın arkadaşı- "Türkiye"yi polis devleti yaptılar. Erdoğan"ı altı bin kişi koruyor sokakta polis yok" dedi.
Erdoğan"ın adı havadaki elektriği; toplumsal frekanstan, siyasal frekansa çevirmeye yetti. Tek cümle etmeden sıradaki yerime geri döndüm.
O anda bizimle beraber taksi-dolmuş bekleyen orta yaşın üzerindeki kadınların sakin duruşları dikkatimi çekti. Yakından bakınca turist olduklarını fark ettim. "Polis devletindeyiz, nerede polis" diyen kadın ile İngilizce konuşmaya başladılar. Yüzlerindeki ifade; "turistik" seyahatlerinden paylarına düşen Türkiye hikâyesi ile deneyimlerini zenginleştirmiş olmaktan duydukları mutluluğu imliyordu.
Cuma günü paylaşmış olduğum yazının kahramanı ile bugünkü yazının kahramanı, aşağı yukarı aynı sınıf ve yaş kategorisi içinde değerlendirilebilecek iki kadın.
Cuma günkü yazının kahramanı olan kadın, yanındaki yolcudan "Bacak bacak üstüne atma indir o bacağını"diye ikaz edilişine "Vergimi ödüyorum" diye cevap vermişti.
"Vergimi ödüyorum", bu cümleye Amerikan filmleri üzerinden ziyadesiyle aşinayız. Amerikalı olmayı, kimliğiniz, kişiliğiniz ile değil vergi mükellefiyetini yerine getiren sorumlu vatandaş oluşunuz ile hak edersiniz.
Elindeki cep telefonunun kendisine sunduğu coğrafya içinde kaybolmuş olan kadın; yanındaki adamın kendisine yapmakta olduğu ikazı, adamın alt orta sınıf "yurdum insanı" olmasını ele veren giyimi dolayısıyla, kendisini mekândan atma girişimi olarak okuyor ve "vergimi ödüyorum" diyerek "orada olmaya" onun kadar hakkı olduğunu söylemeye çalışıyordu.
Bugünkü yazının öznesi olan üst-orta sınıf kadın ise, sınırlarını burada olanlar ve sonradan gelenler olarak çizmiş, kendisinin ve benzerinin dışında hiç kimsenin ortalıkta görünmesini istemiyor. Sonradan gelenler gül bahçesini ele geçirmiş ayrık otları.
Hayatı anlamlandırmakta zorluk çekenler için, "sonradan gelme" olağanüstü bir kolaylık sunuyor. "Herkes mutlu mesut, üzümler çöpsüz, armutlar sapsız iken ne güzel günler yaşıyorduk. Ama bu sonradan gelenler her şeyi bozdu. Yıktı. Dağıttı."
21.Yüzyıl"da bütün dünya yerinden oynuyor. Sınırlar müphemleşiyor, ticaretin doğası ve dokusu değişiyor, toplumsal ilişkiler başkalaşıyor.
Bu değişimi görmek çok kolay değil. İnternet devrimi, tıpkı sanayi devrimi gibi hayatımızı bir önceki ile asla mukayese edemeyeceğiz bir noktaya doğru ışık hızı ile götürüyor.
Bütün bu değişimi anlamak, anlamlandırmak tasvir ve tahlil etmek hiç kolay değil.
Lakin zamanı ve mekânı ikiye ayırıp, evvel güzel günler nostaljisinin izleğinde dolaşarak şikâyet etmek, "endişeli modern" kostümü ile resim vermek, fazla bir enerji ve entelektüel donanım gerektirmiyor.
Gelenlerin, gelmeye devam edeceği günlerdeyiz. Yaşadığımız ortamın tekinsiz olmaması için birbirimizden mesul olmayı, birbirimize yardım etmeyi içselleştirmemiz gerekiyor.
Polis her zaman her yerde olamaz. Ama her yerde her zaman "insan" vardır.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.