His ile düşünce arasında/Ortalık ziyadesiyle tenha

00:0018/06/2012, Pazartesi
G: 5/09/2019, Perşembe
Fatma Barbarosoğlu

Yaşlandıkça insan yaralarını tamir edemiyor. Oysa "yara"larından ne kadar da ustalıklı bir şekilde kariyer yapanlar var. Her dönemin mağduru olarak parasına para ekleyerek çıkıyorlar kariyer basamaklarını.Herkes hakla ilişkiler gülümsemesi bekliyor. Halkla ilişkiler gülümsemesini en başarılı bir şekilde başkalarının emeğini kendi hanesine dâhil edenler gösteriyor. Siz ne kadar muhteşemsiniz cümlesi ile hitap ettiği kitleyi avlayıp geçiyor.Benim gibiler yani hiçbir yere ait olamayanlar düşüncenin

Yaşlandıkça insan yaralarını tamir edemiyor. Oysa "yara"larından ne kadar da ustalıklı bir şekilde kariyer yapanlar var. Her dönemin mağduru olarak parasına para ekleyerek çıkıyorlar kariyer basamaklarını.

Herkes hakla ilişkiler gülümsemesi bekliyor. Halkla ilişkiler gülümsemesini en başarılı bir şekilde başkalarının emeğini kendi hanesine dâhil edenler gösteriyor. Siz ne kadar muhteşemsiniz cümlesi ile hitap ettiği kitleyi avlayıp geçiyor.

Benim gibiler yani hiçbir yere ait olamayanlar düşüncenin zekâtını beyhude vermeye çalışıyor.

Yaptığımın giderek nafile bir iş olduğunu daha çok hissediyorum. Katıldığım toplantılarda yüzüne baktığım insanları ciddiye alıyorum. Ciddiye aldığım için ortaya koydukları fikirleri tartışıyorum. Sonuna kadar. Oysa bu yaptığım post modern zamanların ruhuna aykırı. Muhatabınızı düşüncenin yoluna değil zevkin havuzuna davet etmelisiniz.

Demir Leydi''nin dediği gibi. "Sorun şu ki" diyordu Thatcher, "bugün herkes kendini nasıl hissettiği ile ilgili. Hisler değil düşünceler önemlidir oysa."

Bizde düşüncenin bir önemi yoktur. Fikrin, görüşün, tespitin bir önemi yoktur. Tavır ve davranışlarımızın kodları merhum Nasrettin Hoca''nın dilinde en anlaşılır ifadesini bulmuştur. Ne ki görebilene. Ye kürküm ye, her zaman vardı davranışlarımızda. Ne ki postmoden dönem ye kürküm ye tavrını ödüllendirmelere doyamıyor.

Özgün fikirler, endişenin ikliminde yoğrulmuş eserler nazara verilmediği için gençlerle iletişim kurmak benim açımdan gittikçe zor hale geliyor. Onlar kof bir özgüvenin pençesinde çok para kazanmaya hüküm giymiş bir şekilde sadece kendilerini iyi hissettirecek, yalan iltifatları sakınımsız sunacak "büyük"lerin, "yazar"ların peşinde.

II

Özgün fikir konusunu ele alabilecek kaç kişi var dersiniz. Oysa içine saplandığımız bataklığa sineğin geldiği yerdir emeğe saygı duymamak, özgün eserler ortaya koymamak.

Bizde fikirler nasıl çalınıyor bahsine başımdan geçen iki örnek vereceğim.

Şehrin ismini vermiyorum. Çünkü kimlikçi yaklaşım almış başını gidiyor. Vay sen bize hakaret ettin diyen diyene .

Biraz sonra anlatacağım olay bir Orta Anadolu şehrindeki üniversitede yaşandı.

Moda ve Zihniyet kitabımı yayınlayalı bir iki yıl olmuştu yanlış hatırlamıyorsam. Demek ki tarih 90''ların sonu olmalı. Refah Partili yıllar... İlahiyat Fakültesi dergisi için benimle bir söyleşi yapmak istediler. Hay hay. Sorular soruldu. Cevaplar gönderildi. Nezaket gösterip ev adresime bir adet dergi gönderdiler.

O da ne! Benim Moda ve Zihniyet kitabımın Moda ve Psikoloji başlıklı bölümü aynen alınmış, bir iki başka yazardan alıntı yapılmış. Alıntı yapılan yazarların adı anılmış ama toplam dört sayfa aynen kopyalandığı halde benim adım geçmiyor.

Derginin yayın işleri ile uğraşan delikanlıyı aradım. Böyle iken böyle dedim. Aldığım cevap: "Siz ne kadar kibirlisiniz. O arkadaşımızın onları sizden önce düşünmediğini ispat edebilir misiniz? İftira etmek bir mümine yakışıyor mu?"

Bu cevap üzerine neler hissettiğimi yazmayacağım. Hangi derdime yanacağımı bilemez bir hale geldim diyeyim de gerisini siz muhayyelinizde tamamlayın.

Emeğin çalınması hırsızlık olarak görülmüyordu. Gençler "tebliğ"de bulunuyor ama ben işte kibirli kibirli itiraz ediyordum.

İkici örneğimi iki yıl önce yaşadım. İstanbul Şehir Tiyatroları''ndan görevli bir hanım aradı. Sizinle Fatma Aliye üzerine görüşmek istiyorum dedi. Telefon ile görüşelim buyurun dedim.

Efendim Uzak Ülke romanımı okumuşlar çok beğenmişler. Doğum sahnesini, sahneye koyacakları oyunda kullanmak istiyorlarmış. Telif verecek misiniz dedim. Hayır dedi görevli hanım. Bu ne cüret dercesine. O halde kullanmanızı istemiyorum dedim. Adınızı afişte yazacağız dedi. Hayır, adımı afişte yazmanızı da istemiyorum dedim. Pekâlâ, o sahneyi biz okuduğumuz diğer Fatma Aliye kitaplarında da gördük dedi. Hayır, görmenize imkân yok. O benim muhayyilemin ürünü dedim.

Aldığım cevap çok kırıcı idi. Burada paylaşamayacağım.

Bitmedi... En kırıcı olanı sona sakladım.

Uzak Ülke yayınlanınca kendi yazmış oldukları senaryo için benim adımı projeye yazmak isteyen birileri çıktı. Yazmadığım bir senaryoya niçin adımın konulmasına razı olayım dedim. Bir eviniz bir arabanız olur dedi beni arayan kişi. Evim var çok şükür. Arabayla da hiç işim olmaz dedim. Vazgeçmedi. Alt tarafı isminizi yazacağız dedi. Hiçbir şeye karışmayacaksınız. Emek vermediğim, bana ait olmayan hiçbir projede ismimin yazılmasını istemeyeceğimi anlatmaya çalıştım. Anlatabildim mi? Hayır.

Gençlerin özgüveni tamam. Yükselme hırsı tamam. Lakin iş hürmet etmeye, bilgiye değer vermeye, özgün bir şey ortaya koymaya gelince... Ortalık ziyadesiyle tenha...