İşine âşık öğretmen mi demiştiniz?

00:009/09/2013, Pazartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Fatma Barbarosoğlu

Yazdığım her yazıyı yayınlayamıyorum. Bazısına kalbim fetva vermiyor bazı yazılar kendini saklıyor. Aniden bilgisayarın içinde yok oluyor mesela.Biraz sonra okuyacağınız yazıyı Haziran 2012"de yazmıştım. Yazmış da yayınlayamamıştım. Yok olup gitti yazı.Yazının kendince bir gündemi varmış meğer. Haziran 2012"de yayınlasaydım özel tarihim üzerinden bir okuma olacaktı. Ama şimdi Türkiye"nin eğitim kaderi/kederi üzerinden bir okuma olacak. Çünkü yazı tam da ben Milli Eğitim Bakanımız Sayın Nabi Avcı"nın

Yazdığım her yazıyı yayınlayamıyorum. Bazısına kalbim fetva vermiyor bazı yazılar kendini saklıyor. Aniden bilgisayarın içinde yok oluyor mesela.

Biraz sonra okuyacağınız yazıyı Haziran 2012"de yazmıştım. Yazmış da yayınlayamamıştım. Yok olup gitti yazı.

Yazının kendince bir gündemi varmış meğer. Haziran 2012"de yayınlasaydım özel tarihim üzerinden bir okuma olacaktı. Ama şimdi Türkiye"nin eğitim kaderi/kederi üzerinden bir okuma olacak. Çünkü yazı tam da ben Milli Eğitim Bakanımız Sayın Nabi Avcı"nın bir taraftan basın toplantısını dinler bir taraftan da başka bir dosyayı ararken çıkıp geldi.

Hikaye şöyle başlıyor...

8 Haziran 2012. Kızımın SBS"ye gireceği günün sabahından bir önceki sabah.

Sabahın seslerini bölen haber, zamanı da ikiye böldü. İkiye, on ikiye, yirmi ikiye.

İnsan kaç yaşında olursa olsun anne deyince yavrum diyecek sesin beklentisi ile güçlü hissediyor kendini. Anne deyince ses veren yok ise, anne diyen de kendini yok biliyor. Annen hastanede dedi amcam nefes nefese. Arayan babam olmadığına göre çok ciddi bir durum olmalıydı.

Bir yanım dua, bir yanım sır. 48 saatin kaydı saniye saniye, salise salise kederden.

Kalp bekleyişe yenik düşüşün renginde. Dua olmasa Rabbim biz ne yapardık sorusu ile teselli bulma derdinde.

Ertesi gün sınava girecek olan kızıma bir şey hissettirmemek için, Brezilya dizilerine taş çıkartacak senaryoları hem yazdım hem oynadım.

Sınav bitti. Yola çıkıldı. İstanbul-Afyon otomobil ile beş saat. Hastaneye gidiyorsanız beş saat asla beş saat değildir. Her saati en az beş ile çarpabilirsiniz.

Kazasız belasız hastaneye vasıl olduk. Koridorda bekleyen kardeşimi tanımadan geçip gitmişim. Hafıza kaydı sıfır.

Ne zaman nerede neyi hatırlayacağınızı bilemezsiniz. Bilemezsiniz de tam o an hatırladığınıza ya da unuttuğunuza teslim olursunuz.

O sıfır hafıza kaydı, tam annemin yattığı odaya girerken, kapısını çalacakken tekrar döndü. Hafızam döndü ve ben orada dondum kaldım. Yolu bitiremeyen ben hastane kapısından içeri giremez oldum. Kızım girdi. Eşim girdi. Ben orada eşikte kapının üzerindeki yazıyı okuyorum: "Bu oda merhum kimya öğretmeni Mustafa Aydos adına teşrif edilmiştir."

Mustafa Aydos. Afyon Lisesi"nde son sınıfta kimya öğretmenim olmuştu. Hakikaten bir efsane idi. Afyon Lisesi"nin hocaları ünlü idi. Ama Mustafa Aydos kimya dersine bir tutam tutku katan hoca idi. Birinin işine ne kadar bağlı, işine aşık, öğretmeyi tutku haline getirdiği anlatılacak olunca fazla söze gerek kalmazdı. Aydos gibi işte denirdi. Aydos gibi işte!

Kendi dâhil herkese soyadı ile hitap eden Aydos"un dilinde ben "İstanbul"dan gelen kız" idim.(TRT ekranında Tarık Buğra"nın ölümsüz eseri Küçük Ağa"nın yayınlanmasına üç yıl var. Çetin Tekindor"un canlandırdığı İstanbullu Hoca henüz hayatımıza girmiş değil.) Hoca bana İstanbul"dan gelen kız dedikçe bütün sınıf bıyık altından gülüyor.(Daha sonra sınıfın sınırlarını da aşacaktı lakabım.)

Nasıl mı hak etmiştim bu lakabı/unvanı?

Hoca cam beher yerine çanak dediği için derste kendimi tutamayarak gülmüş o da bu gülüşümü İstanbullu kız/İstanbul"dan gelen kız lakabı ile tescillemişti. (Çanak tabirine gülen biri Afyonlu olmayı hak etmiyordu herhalde.)

O dönem bir tane dershane açılmıştı Afyon"da. Afyon Lisesi"nin öğrencileri dershaneye gitmez biz öğrencimizi kendimizi yetiştiririz diyerek fizik, kimya, matematik öğretmenleri hafta sonu kurs vermeye başladı. Ailelerimizden daha çok hocalarımızın derdi idi üniversiteye girmemiz.

O kursun son dersi idi yanlış hatırlamıyorsam. Sınıf matematik sınıfı, herkes tıbbı kazanmaya odaklanmış, ben köy öğretmeni olmaya kararlıyım. Üniversiteyi kazansam da olur kazanmasam olur diyen bir imajın arkasına sığınmakta bulmuşum babamın üniversiteye göndermeme kararı ile başa çıkmayı.

(İstanbul Üniversitesi"ne atılan bomba ağabeyimin hemen yanı başında patladı. Aldığım tehditler yüzünden beni İstanbul"dan Afyon"a getirmek zorunda kalan babam bir daha İstanbul"a göndermeyi düşünmüyor.)

Aydos söyle bakalım İstanbullu sen ne okuyacaksın dedi. Hukuk ya da felsefe dedim.(Matematik bölümü öğrencisi için oldukça saçma bir tercih olarak kabul edilirdi hukuk ya da felsefe.) Hukuku kazanırsın dedi. Benim acaba diye soran bakışlarıma "Aydos şimdiye kadar iki kişide yanıldı. İkisi de istedikleri yeri kazanamadı ama akademisyen oldular" diye karşılık verdi.

Akademisyen olmak çok önemli idi o yıllarda.

Hayat bizim zannettiğimizden daha büyülü. Tesadüflerin, tevafukların rengi görebildiğimizden çok daha baskın.

Annemi; çoktan vefat etmiş de adına hastane odası tefriş edilmiş kimya hocamın adının yazılı olduğu odada buldum.

Allah gani gani rahmet eylesin. Miyop gözlüklerinin arkasından dünyayı kimyevi bir reaksiyon gibi gören adamdı Mustafa Aydos.

Bu hatıramı tam da şimdi niye paylaşıyorum?

Milli Eğitim politikalarının başarılı olması için işine aşk ile bağlı, öğretmeyi tutku haline getirmiş öğretmenlerle; yapacak başka bir işi olmadığı için öğretmenlik yapanları ayıklamadığımız sürece hiçbir eğitim politikası başarılı olmayacak.

Nerede o eski öğretmenler/hocalar demeyeceğim. Bir veli olarak çok iyi hocalarla karşılaştım. Lakin sorun şu ki, benim iyi kabul ettiğim hocaların bir çocuğunu velilerin okul idaresine şikâyet edişine tanık oldum.

Veliler olarak neyi talep edeceğimiz konusunda bir hayli kafamız karışık. Eğitimin bir süreç olduğunu kabul etmeyip, sonuca odaklanmaya devam ettikçe daima bir önceki sistemin faydalarını düşünürken bulacağız kendimizi.