İki dil bilen, doktorasını tamamlamış başörtülü tezgâhtarlar aranıyor

00:0012/11/2010, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Fatma Barbarosoğlu

Kadınların çalışma hayatında yer almaları, vatandaşı bulundukları ülkenin modernliğine ve gelişmişliğine oradaki kadınların özgürlüğüne atfen sıklıkla kullanılır. Bir vahlanma kategorisi olarak kadın emeğinden yararlanma konusunda, İran''dan ne kadar geride olduğumuz en sık müracaat ettiğimiz hizalanma durumudur.Bir ülkenin gelişmişliği ve refah seviyesini ölçmek için kadınların çalışma hayatındaki rakamsal üstünlüğünün tek kıstas olarak kullanılmasının çok isabetli olmadığını düşünüyorum.Modern

Kadınların çalışma hayatında yer almaları, vatandaşı bulundukları ülkenin modernliğine ve gelişmişliğine oradaki kadınların özgürlüğüne atfen sıklıkla kullanılır. Bir vahlanma kategorisi olarak kadın emeğinden yararlanma konusunda, İran''dan ne kadar geride olduğumuz en sık müracaat ettiğimiz hizalanma durumudur.

Bir ülkenin gelişmişliği ve refah seviyesini ölçmek için kadınların çalışma hayatındaki rakamsal üstünlüğünün tek kıstas olarak kullanılmasının çok isabetli olmadığını düşünüyorum.

Modern çalışma hayatının kadınları özgürleştirdiğini, mutlu ettiğini, ev içi roller konusunda ev kadınlarına göre daha eşitlikçi bir konum kazandırdığını da gözlemlemiyorum. Sadece çalışan kadınlar elde ettikleri gelir ile kendi yapamayacakları ev içi işler için "öteki kadın"ların emeğini satın alıyorlar. Sadece çalışan kadınlar değil kocasının gelir seviyesi yüksek olan kadınlar da çocuklarının bakımı, ev işi ve mutfak işi için kadın emeği satın alıyor.

Kadınların küresel olarak ev işine istihdam edilişi post-modern kölelik hikâyesi olarak yazık ki pek kimseyi ilgilendirmiyor. (Fakir İslam ülkelerinden zengin İslam ülkelerine çalışmaya gelen kadınların hikâyesi ve buralarda karşılaştıkları sıkıntılar içler acısı.)

Ama bugünkü konumuz kadınların ekonominin küresel çarkları için nasıl köleleştirildiği değil.

Konumuz başörtülü kadınların istihdamı.

1970''lerden bu yana enflasyonist baskılar ve tüketim toplumunun hızlı işleyen çarkları geçinmek için iki maaş gerçeğini yerleştirdi.

İslami kesim bu sürece kadınların daha insani ve İslami şartlarda nasıl çalışacağını tartışarak hazırlanmak yerine; İslam''da kadınların çalışmadığı tezini savunmaya kalktı. Oysa üst sınıf kadınlar hariç tarih boyunca kadınlar tarlada ya da tezgâhların başında daima çalışmışlardı. Yeni olan kadınların çalışması değil, kadınların "yabancı"larla ortak mekânı ve ortak zamanı paylaşması idi.

1995 yılında Refah Partisi''nin seçimlerden "zafer" ile çıkmasından bu yana başörtülü kadınlar "eli yüzü düzgün başörtülü tezgâhtar aranıyor" ilanını aşacak bir teklife pek muhatap olamadı.

2002''den bu yana tek başına iş tutan iktidara, payına pay katan yeşil sermayenin genişleyen iş hacmine rağmen, başörtülü kadınlar sadece kendileri olarak terfi basamaklarını çıkmaya başlayamadı henüz. Aile şirketlerinde, kocalarının eşleri ya da babalarının kızları olarak "saygın" iş kadını payesini kazananlar oldu elbet. Lakin diploma başarısı ile saygın bir kariyer elde edebilen başörtülü sayısı bir elin parmaklarını geçemeyecek kadar az.

İşte bunun için Bilkent Üniversitesi''nden Dilek Cindoğlu''nun TESEV''in himayesinde gerçekleştirdiği "Başörtüsü Yasağı ve Ayrımcılık: Uzman Mesleklerde Başörtülü Kadınlar" isimli çalışmasını çok önemli buluyorum.

Çalışmanın; Başbakanımız''ın, başı açık kadınlar neden başörtülülerin sorunları ile ilgilenmiyor eleştirisinden bir hayli önce gerçekleştirilmiş olmasına da dikkatinizi çekmek istiyorum.

Türkiye''de kalbi olan kadınlar öteden beri sadece ait olduğu sınıfın, grubun sorunlarıyla ilgilenmiyor. Kalbi olan her akademisyen, yazar, gazeteci, sivil toplum mensubu kendi insanlığını tam da ötekine koyduğu mesafe ya da yek dil olma kapasitesi üzerinden test ediyor.

Dilek Cindoğlu, Türkiye''de kadın ve İstihdam konulu araştırmalarda başörtüsü yasağının etkilerinin henüz konu edinilmediğine dikkat çekiyor. Başörtüsü yasağının sadece en temel insani hak olan eğitim hakkını engellemekle kalmadığını, başörtülü kadınların çalışma hayatına katılımını da kısıtladığını yapmış olduğu araştırma ile gözler önüne seriyor:

"Özel sektör başörtülü kadınları işgücü piyasalarının dışında tutarak, ya da görünmez pozisyonlarda düşük ücretlerle çalıştırarak, ücretleri genel olarak kadınların aleyhine, özel olarak da başörtülü kadınların aleyhine kontrol etmektedir."

Bu tutum vahşi kapitalizmin ilk yıllarını hatırlatıyor. 1870''lerden bu yana feministler kadın emeğinin erkek emeğinden daha değersiz görülerek az ücret verilmesine karşı çıkarak zaman içinde önemli hak taleplerinde bulunmuşlardı.

"Yeşil Sermaye", vahşi kapitalizmin emeği cinsiyet odaklı değersizleştiren tavrını, günümüzde başörtülü kadınlara uygulamak üzere güncelliyor. Başörtülü kadının emeğinin başı açık kadının emeğinden daha değersiz olduğunu söylemiş oluyor az ücret vererek. Üstelik bu az ücreti de çalışmasının karşılığı olarak değil, seni risk alarak buraya konumlandırdım diyerek "sadaka" dili üzerinden sunuyor. Aslında sadaka dili tabiri yanlış oldu. Çünkü sadaka dilinde kibirlenme yoktur. Hâlbuki günümüzde başörtülülerin emeğini ucuz iş gücü olarak değerlendirenler, bunu son derece kibirli ve kurumlu bir dil ile yapıyor.

"Çok büyük" holdinglerde yönetici olarak kaç tane başörtülü çalışıyor hiç düşündünüz mü?

Üniversite mezunu, iki dil bilen başörtülü kadınların mesuliyet duygusu hiç gelişmemiş eşlerinden boşandıktan sonra; hayatta kalmak, çocuğuna bakabilmek için tezgâhtarlığa razı olduğunu, İslami kimliğini iktidara yakınlık üzerinden ibraz ettirmeye çalışan müteşebbis erkekler ve kadınlar biliyor mu?

Demek ki neymiş? Mesele CHP''den "türban açılımı" bekleyerek ötelenebilecek bir mesele değilmiş?

Kamusal alan yasağını fazlasıyla kendine yontan özel sektörün, başörtülülere uyguladığı "değersizleştirme" politikasına dikkat çekilmediği sürece, 1980''lerden bu yana uygulanan bir adım ileri beş adım geri "türban politikası" değişmeyecek.