İşte bunlar hep sosyoloji…/ Okula gitmek ya da gidememek…

00:0018/09/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Fatma Barbarosoğlu

I-Bir haber kanalı.16 Eylül Pazartesi günü İstanbul"da trafiğin felç filan değil, bitkisel hayatta olduğu demlerde, şık bir okulun (özel okul olmalı) bahçesinde öğrencilere tatillerini nasıl geçirdiğini soruyor.Cevaplar fotokopi usulü:—Denize girdim. Tatil yaptım. Gezdim eğlendim. Hopladım zıpladım.—Dedeme gittim. Denize girdim. Eğlendim.—Denize girdim. Tatilim iyi geçti işte.—Denize girdim, ders çalıştım, eğlendim.Ekranın bu tarafı için çıkan sonuç: Bazı çocuklar tatil yapamamıştır. Çünkü denize

I-

Bir haber kanalı.16 Eylül Pazartesi günü İstanbul"da trafiğin felç filan değil, bitkisel hayatta olduğu demlerde, şık bir okulun (özel okul olmalı) bahçesinde öğrencilere tatillerini nasıl geçirdiğini soruyor.

Cevaplar fotokopi usulü:

—Denize girdim. Tatil yaptım. Gezdim eğlendim. Hopladım zıpladım.

—Dedeme gittim. Denize girdim. Eğlendim.

—Denize girdim. Tatilim iyi geçti işte.

—Denize girdim, ders çalıştım, eğlendim.

Ekranın bu tarafı için çıkan sonuç: Bazı çocuklar tatil yapamamıştır. Çünkü denize girmemiştir. Ne kadar deniz o kadar tatil.

Oysa hakikaten tatil yapamayan çocuklar vardır bir de. Yaz boyu su satmıştır. Mendil satmıştır.

Ya da kırsal kesimde; elinde çapası/ya da sırtında kazması kapı kapı dolaşmıştır komşu köylerde.

Emekli olup da yazlarını köyde geçiren amcalara/dayılara bana iş ver ne iş varsa yaparım demiştir. Ne iş yapacaksın oğul bir karış boyla sorusuna evvelinden hazır edilmiş cevabı vardır: Ağaçların dibini bellerim, patateslerini çapalarım.

Muhatabının bir an düşünür gibi olmasından güç bulup okul masrafını çıkaracağım dayı demiştir.

Yaz boyu fındık bahçelerinde, çay bahçelerinde 15-20 lira yevmiye ile iş tutmuştur çocuklar. Adanada pamuk, Aydında incir toplamışlardır.

Aksaray"da onlarca sığıra çobanlık yapmışlardır.

Urfa"da kırk derece güneşin altında traktör ile yük taşımışlardır.

Afyon"da haşhaş kırmışlardır.

Haşhaş kırmak ne ki küçücük bedenleri ile taş kırmışlardır taş.

Yani hep çalışmışlardır.

Yaz boyu çalışa çalışa topu topu 300/500 TL para biriktirebilmişlerdir.

Yazının nakaratını İsmail Kılıçarslan"dan ödünç alalım: İşte bunlar hep sosyoloji…

Ne ki ekranlara süper star sosyolog edalarında çıkan ablalar, abiler bu sosyolojiyi bilmez. Onların bildiği sadece ve sadece "Teşvikiye sosyolojisi"dir.

Kendi çocuklarının neşesizliğini bilirler. Kendi çocuklarının isyanını.

Gün boyu çalışan, helal lokma için çalışan çocuklara uzak olmayı, uzmanlıklarının hakkı bilirler.

Türkiye"yi İstanbul"dan, İstanbul"u tuzu kuru burjuva çocuklarından ibaret bilirler!

II-

Biz; yani dar gelirli ailelerin, gönül coğrafyasında yetiştirdiği kuşağın fertleri, şanslı idik.

Mahalledeki okulumuza gider, bizimle aynı hayat şartlarına sahip arkadaşlarımızla itiş kakış, yarım saat- kırk dakika yürüye yürüye okula varır; sınıfımızda renkli kalemi, suluboya takımı olan çocuklarla bir şekilde alış-veriş etmeyi öğrenmiş olarak, kimimiz çalışkan kimimiz tembel ama hepimiz okul çıkışı eve koşarak gelen,yağ ya da salça sürülmüş bir dilim ekmeği kaptığımız gibi sokağa çıkan çocuklardık.

(Çıkardık dediğime bakmayın. Ben hasta bir çocuktum. Sık sık nükseden bronşitim ve durmadan kanayan burnum sokak oyunlarının hareketli atmosferini benden esirgerdi. Sokağa çıkanlara camdan bakardım. Nadir çıktığım zamanların keyfini camdan bakarken bir anı olarak yaşatmayı deneye deneye.)

Başka çocukların hayatını en fazla Kemalettin Tuğcu"nun romanlarından bilir, erdemin ve huzurun fakirlerin hanesinde her şeye rağmen kayıtlı olduğunu gördükçe halimize şükrederdik. Biz fakir olduğumuzu bilmezdik zaten. Anamızın babamızın gözbebeğinde şefkat, soframızda yiyecek ekmeğimiz vardı.

Şikâyet etmeyi bilmezdik, istemeyi de. Çünkü hayatımızı reklamların kasvetli dünyası ele geçirmemişti henüz. Çünkü şikâyet etmek de seçim ile öğrenilen bir şeydir. Biz tam da kaderine razı bir kuşağın çocuklarıydık, özgürlüğümüzün kaderin bize bahşettiği kadar olduğunu bilge bir ihtiyar kadar bilirdik .(Bunu bildiğimizi bilmezdik lakin.)

Başka hayatları Türk filmlerinden bilirdik bir de. Ve filmler bize fakir ve gururlu olmayı öğretirdi. Çalışan kazanırdı, adalet er ya da geç yerini bulurdu. Buna inanırdık. Bir imkânsıza inanır gibi değil; yağmurun yağacağına güneşin yarın yine doğacağına inanır gibi, İNANIRDIK!

Günlük hayatımızda "başka hayatlar"yoktu. Yaşadığımız bizim hayatımızdı. Bizim gibilerle birlikte danışa danışa, dayanışa dayanışa yaşadığımız hayat.

Ben hayatımda ilk defa "başka bir okulu/başka okulun zengin çocuklarını" Yeşilköy deki özel okulun anneler günü programında gördüm. İlkokul üçüncü sınıfa gidiyordum. Akrabamıza mutad ziyaretlerimizden birini yapmış o da devlet okullarında başarılı olamamış çocuğunu, nihayet kaydettirdiği özel okulun programına götürmüştü bizi.

Özel okul deyince devlet okulunda okuyamayan şımarık başarısız çocukların toplandığı –toplama kampı gibi toplandığı- bir şey gelirdi aklımıza. Özel okula gidene değil imrenip özenmek, ziyadesiyle acırdık.

Belki "Hababam Sınıfı" da besliyordu bizdeki bu imajı.

Oysa bu gün seçenekler dünyasının her gün gözümüze gözümüze sokulduğu, sanki herkesin seçim hakkı varmış, o okullara gidebilirmiş gibi gözümüze sokulduğu bir dönemde, fakir öğrenci olmak zor çok zor.

Yani demem o ki, zengin çocukların hayatı kendine fazlasıyla yetiyor zaten. Onları haber yapmak yerine bir zahmet yerinizden kımıldasanız da gayretli çocukların, fakir ama onurlu hayatını bir maya olarak ekrana taşısanız.

Tatilde ne yaptın, anneler gününde annene ne hediye aldın, yılbaşında nereye gittiniz sorularına muhatap olmamak için pek çok çocuğun, bu sorulara muhatap kalacağı günler, çareyi okula gitmemekte bulduğunu bilebilseniz keşke.

MEB okula devamsızlığı on gün olarak belirlemiş. Türkiye gerçeği ile uyuşmayan bir on gün.

Fakirlerin hayatında, kaç kederli on gün var bir bilebilseydiniz…

Çok mu kederli oldu yazım! Merak etmeyin zevkten dört köşe olanlar; her köşesini swarovski taşı ile donatanlar bu köşeye "takılmıyor" zaten.

Yani kendi kendimize dertleştik. Bir sokağın birbirine saygı ile mesafeli, şefkat ile yakın haneleri gibi…