“İyi bir iş” var mı? Her işsize bir danışman

00:004/04/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Fatma Barbarosoğlu

Hafta başında başbakanımız her işsize bir danışmanın atanacağı yeni bir süreci başlattı: ''İnşallah bugün ataması yapılacak olan arkadaşlarımız, iş arayan kardeşlerimiz için bir rehber, bir yol gösterici, hatta bir yol arkadaşı olacaklardır. Artık İŞKUR''a kayıtlı her işsiz vatandaşımızın bir iş ve meslek danışmanı olacak. Bu danışman arkadaşlarımız iş arama safhasında bütün bu süreç içerisinde, her adımda vatandaşlarımızın yanında olacaklar. Böylece işsiz insanlarımız başvuru yaptıktan sonra ortada

Hafta başında başbakanımız her işsize bir danışmanın atanacağı yeni bir süreci başlattı: ''İnşallah bugün ataması yapılacak olan arkadaşlarımız, iş arayan kardeşlerimiz için bir rehber, bir yol gösterici, hatta bir yol arkadaşı olacaklardır. Artık İŞKUR''a kayıtlı her işsiz vatandaşımızın bir iş ve meslek danışmanı olacak. Bu danışman arkadaşlarımız iş arama safhasında bütün bu süreç içerisinde, her adımda vatandaşlarımızın yanında olacaklar. Böylece işsiz insanlarımız başvuru yaptıktan sonra ortada bırakılmadıklarını, daima yanlarında onlara destek verecek bir danışmanlarının bulunduğunu bilecekler. Gençlerimiz danışman arkadaşlarımız aracılığıyla ilgi ve kabiliyetlerine ve bu noktada bu kabiliyetleri istikametinde uygun kurslara yönlendirilecek ve doğru işlere inşallah yerleştirileceklerdir. Toptancı bir anlayışla hareket etmek yerine herkesin kişisel özelliğine, yeteneklerine, birikimlerine uygun iş alternatifleri sunulması, zaman ve kaynak israfının da önüne geçecek.” Bulduğumuz ya da bir türlü bulamadığımız “iş” ler hayatımızı; hayata bakışımız ise işimizi etkiliyor. Bu karmaşadan geriye “ertelenmiş hayat”ların gerginliği kalıyor.

Eğitimli erkekler ve eğitimli kadınlar hayatı erteleyerek yaşıyor. Postmodern zamanların en önemli sorunu, bir önceki dönemde hayatın merkezinde yer alan hususların ötelenmesi. Aile kurmak, kurulan ailede çocuk cıvıltılarını duymak giderek daha fazla erteleniyor.

Ertelenmiş hayatlar hangi ummana yelken açıyor? Emeklilik sigortası reklamlarının vaat ettiği “güzel günler” karesi ile; kıyıdaki hayatın yorgunluğuna ufuk çizgisi, “mutlu emeklilik” günleri hayali üzerinden çiziliyor.

Çok değil daha yirmi yıl önce genç insanların evlenmesi ve bir an önce çoluk çocuğa karışması, erişilmesi gereken bir ideal olarak kabul edilirken; günümüzde ideal, iyi bir işe kavuşmak olarak ortaya konuyor. Ne ki iyi işin ne olduğu konusunda kafalar çok karışık.

Genç kızlara anneleri ve güngörmüş teyzeler evlenmesini değil kendi ayaklarının üzerinde durmasını öğütlüyor ilkokul çağından itibaren. Feminist söylemin en önemli cümlelerinden biridir kendi ayaklarının üzerinde durmak. Bir ideal olarak kendi ayaklarının üzerinde durmak zihne yerleşince, kadınların payına yorgunluktan başka bir şey düşmüyor. Eğitim gördüğü halde “kendi ayaklarının üzerinde” duracak kadar para kazanmayan kadınlar; “kendi ayaklarının üzerinde duran” durduğunu zanneden kadınlara özeniyor. Çünkü kendi ayaklarının üzerinde durmak, sadece meslek sahibi olmayı değil, başkalarının senin yerinde olmasını özendirecek kadar “iyi” bir hayatının olması anlamına geliyor. “Kendi ayaklarının üzerinde durmak” tüketim endüstrisinin en önemli muhatabı olmayı başarmaktan geçiyor çünkü.

Eğitim almış ama iş bulamamış genç kızlar, ayaklarının üzerinde değil dizlerinin üzerinde süründüğünü düşünerek; her yeni doğan güne, içindeki bir tutam karanlığı karıştırarak başlıyor. Saygın bir üniversiteden mezun olup, yurt dışında doktora yapmış genç kız “Hocam” dedi “her sabah güne iş yok eş yok diye başlıyorum. Annem kendi ayaklarının üzerinde durmalısın diyor. Ama benim gün boyu hangi ortamlarda, nelere katlanmak zorunda kaldığımı hiç düşünmüyor. Şimdiye kadar en fazla sekiz ay kesintisiz çalışmaya dayanabildim. İşten ayrılıyor, birkaç ay özgür kalıyor sonra annemin “kendi ayalarının üzerinde durmalısın” sloganlarına dayanamayarak yeni bir işe başlıyorum.”

Bizim geleneksel kültürümüzde zanaat öğrenmek özendirilir. Halk arasında söylenen şekliyle “zanaatın en kötüsü saz çalmaktır. Onu da öğrenip duvara asmak gerek.”

Geleneksel kültürümüzde meslek sahibi olmak altın bilezik olarak tabir edilir. Altın bilezik takılı olduğunda da kol bize aittir, takılı olmadığında da. Oysa ekonomik özgürlüğü “kendi ayaklarının üzerinde durmak olarak” kavramlaştırdığımızda, ya ayaklarımız fazla yoruluyor ya dizlerimiz. Çünkü çalışmayanlar kendilerini diz üzerinde herkese ve her şeye temenna eden pozisyonda görüyor. Çalışanlar ise başkalarının sahip olduğu “iyi iş” yüzünden hedefe varamamış olmanın yorgunluğunu taşıyor.

Sorun şu ki, küresel kapitalizmin bu son evresinde “iyi bir iş yok”. Hayatın hızı, seçeneklerin çokluğu, insanların haline şükretmesini engelliyor. Diğer taraftan sermaye, emeğin kullanımını sınır ötesine taşıyarak arz talep dengesini kendi lehine sürekli esnetiyor.

Hayat şartlarına bakınca, bir önceki kuşaktan daha iyi imkânlara sahipmişiz gibi görünüyoruz. Ama bu durum bizim şükrümüzü arttırmıyor. Neden? Çünkü önceki hayatların zıddına, fakirler uzağımızda zenginler ise her an evimizin içinde. Zenginin malı züğürdün çenesini yormuyor artık. Zenginin malı/hayat tarzı, fakirin gönlünü yoruyor. Ne ki farkında değiliz.

Bir reklam var. İş bulma sitesi ile ilgili olarak halen çalıştığı yerde “mutsuz olan” elamana “Bekleme yapma” diyor.” Yeni bir iş yeni bir umut.”

Hayatın kıvamını bozan şey tam da bu “yeni” kavramında. Hayatımıza giren her şey girdiği andan itibaren hızla eskimeye başlıyor ve biz öteki yeni için iştahla bekliyoruz.

İŞKUR üzerinden henüz başlatılan proje,hayatımızın böyle bir “yenisi”.İşsizler işsizlere koç olacak başlığı ile verildi “yeni durum”. Danışmanlara “iş” bulundu. Darısı, danışmanların “hizmet vereceği” “işsiz”lerin başına.