Kaç savaştan artakalan yürekleriz!

00:0021/12/2009, الإثنين
G: 3/09/2019, الثلاثاء
Fatma Barbarosoğlu

Kültür A.Ş. Genel Müdürü Nevzat Bayhan mihmandarlığında, saat gecenin 22''sinde, dünyanın tek panoramik müzesi olan Panorama 1453 Tarih müzesinde dolaştık. Dolaştık kelimesini, kelimenin bütün nüansları ile birlikte kullandığımı bilmenizi isterim. Seyre çıkar dolaşırsınız. İp gibi birbirine dolanır dolaşırsınız. Döner, deveran eder dolaşırsınız. İşte öyle.Merdivenlerle “dışarı” çıktığımızda kendimizi fethin en şiddetli sahnesinde bulduk. Mehter seslerine top sesleri karışıyordu. Hava sarı mavi türkuaz

Kültür A.Ş. Genel Müdürü Nevzat Bayhan mihmandarlığında, saat gecenin 22''sinde, dünyanın tek panoramik müzesi olan Panorama 1453 Tarih müzesinde dolaştık. Dolaştık kelimesini, kelimenin bütün nüansları ile birlikte kullandığımı bilmenizi isterim. Seyre çıkar dolaşırsınız. İp gibi birbirine dolanır dolaşırsınız. Döner, deveran eder dolaşırsınız. İşte öyle.

Merdivenlerle “dışarı” çıktığımızda kendimizi fethin en şiddetli sahnesinde bulduk. Mehter seslerine top sesleri karışıyordu. Hava sarı mavi türkuaz bulutlarla kaplı. Surların tepesinde Ulubatlı Hasan.

Surların dibinde bir tutam saçıyla kafası dazlak serdengeçtiler. Uzakta kırmızı Kaftanı ile henüz 21 yaşındaki Fatih Sultan Mehmed. Padişahın hemen yanında solaklar. Her birinin yüz ifadesinde zaman tünelinden geçmişçesine “fetih”i yaşıyoruz.

Durduğum yerde dönüyorum. Çapı 38 metre yüksekliği 14 metre olan bu küre artık benim için “o yer”.Yani fethin geçtiği alanlardan bir alan.

Bir tarafta bir yangının ortasında kalan askerler var, diğer tarafta tam Ulubatlı Hasan kuleye sancağı dikmek üzere.

Merdivenlerden çıkmaya devam eden askerlere, Bizanslılar kızgın yağ döküyor.

Başka bir yerde yaralılar öküz arabası ile taşınıyor.

Her şey o meydanda.

Savaşın şiddetini zafer ile bastırmaya çalışan Mehter Takımı.Nasıl coşkuyla çalıyorlar.

Savaşın onca şiddetli sahnesi arasından denizi ve bulutları görüyorum.

Bütün ölüm şiirleri, bütün şehit duaları şimdi burada.

Bu “Canlandırma” beni öldürüyor. Yavaş yavaş ölüyorum sanki. Başım nasıl hızlı dönüyor. Nasıl hızlı.

O an orada bir savaştan arta kalan “erkek” kimdir en çok onu düşünüyorum.

Herkes kendi mesleği ile orada.

Herkes kendisi ile beraber.

Ve herkes kendisi kadar.

Herkes kendi geçmişi ve dahil olduğu vizyon açısından bakıyor savaş meydanına. Kimisi yıkılmış kiliseye odaklanıyor, kimisi gökyüzündeki fırça darbelerine.

Nevzat Bayhan, arkalarında bıraktıkları bir tutam saçıyla kılıç sallayan delikanlıları anlatıyor: “Yaz kış böyle giyinirlerdi. O bir tutam saç, kafirin eline düşürsek necis eli tenimize değmeden tutup saçımızdan boynumuzu koparsın diye bırakılmış saçtır.”

Ben orada o savaşın içinde bir savaştan arta kalmanın ruhunu düşünüyorum.

Azalan erkek kimliğini ve günümüzün şiddet dilini düşünüyorum.

Bir savaştan arta kalmanın yalnızlığını.

Kara sakallı, savaşın içinde onca mutmain duran çehresi ile bir dervişin yüzüne odaklanıyorum. Elinde kırmızı bir sancak var. Yanında vahşi yüz ifadeleri ve giyimleri ile serdengeçtiler.

Bu savaştan gazi olarak çıktığını düşünüyorum. Evine varışını. Kapıyı çalışını. Kapı açılıyor. Çocukları ile eşi ile ilk karşılaşma anını düşünüyorum. Düşünüyorum ve hiçbir sahne gelmiyor.

Ben orada bir savaştan arta kalmış yürek ile evine dönen Gazi''ye odaklanmış iken, herkesin “o yer”den çoktan ayrılmış olduğunu fark etmiyorum bile. Görevli “Çok etkilendiniz” diyor tutulduğum şoktan beni çıkarmak için beyhude bir gayret ile.

Herkes gitmiş. Bir ben kalmışım “savaş”ın ortasında.

Gece hızla ilerliyor. Ben olduğum yerde çakılı.

Görevliden fona eşlik eden sesleri sonlandırmasını rica ediyorum.

“O yer” de mutlak sessizliğin içinde kalmak iyi gelecek.

Görevli (o şaşkınlık içinde adını öğrenme nezaketi gösteremediğim için beni affetsin lütfen) merdivenleri iniyor. Gecenin o vaktine hiç de uygun düşmeyen isteğimi yerine getiriyor. Sessizliğin içinde bir müddet kalıyorum. Niyetim hep kalmak. Eski bir hayali bu defa bu mekanda gerçekleştirmek.

Yıllar önce, bütün paramızı kitaplara verip, müze bileti almakta zorlandığımız günlerde, bitmeyen bir Topkapı Sarayı rüyamız vardı. Herkes gidiyor biz orada kalıyorduk. Sabaha kadar karanlığın içinde, saray ile sarayın ruhu ile hasbıhal ettikten sonra, Sarayın kapıları misafirler için açılınca kalabalığa karışıyorduk. Bizi bu rüyanın kollarına atan hakikat, iki ayda bir Saray''a gittiğimiz halde, bir defa bile Saray''ın bütün bölümlerini gezememiş olmamızdı.

Herkes rüyaları kadar gerçek.

Yıllar sonra bu rüyam iki aşamalı olarak gerçekleşti. Birincisi Hüseyin Çelik''in Kültür Bakanı olarak vazife yaptığı zamana denk geliyor. Kültür Bakanı müsteşarı olarak görev yapan prof.Dr. Mustafa İsen, Kültür Bakanı Hüseyin Çelik ile İstanbul''un önde gelen yazarlarını, bilim adamlarını, sanatçılarını bir araya getirmişti. Serin bir rüzgar bütün varlığı ile Topkapı''da hüküm sürüyordu. Mekanı ısıtma tedbirleri taş bina için geçersizdi sanki. Masanın etrafındaki herkes için, ilk soru o akşam nasıl yaşamışlardı sorusu değil “nasıl ısınmışlardı” sorusu idi herhalde.

Rüyamın ikinci safhası sempozyum vesilesi ile yabancı misafirler için Topkapı Sarayı''nın kapılarının bir tatil gününde açılmasıyla gerçekleşti. Ev sahibimiz, o sıralar Topkapı Müdürü görevine henüz başlamış olan Prof.Dr İlber Ortaylı idi.

Panorama Müze''si açılmadan önce, görevli olarak müzeyi ziyaret etmiş olan arkadaşım Y''nin bu yalnızlığına gıpta etmiştim. Çünkü Y, birlikte Topkapı''da kilitli kalma rüyası kurduğumuz arkadaşımdı.

Y''e o kadar gıpta etmiştim ki, bir yalnızlığın içinde Panorama 1453 Tarih Müzesini gördü diye. Sonunda Allah bana da nasip etti. Kalabalığın içinde bu lezzeti asla yaşayamazdım.

O günden beri aynı duygu ile güne başlıyor, aynı duygu ile günü bitiriyorum. Erkekler kimliğini sadece savaşlar üzerinden mi kurabiliyor? Savaşta haddin aşıldığı bir dayanıklılık ve cesaretten sonra, Allah''ın Celal sıfatını savaş meydanında bırakıp, evlerinin eşiğinden sadece Cemil sıfatıyla mı geçiyorlardı?

Savaşların değişen ruhunu anlamadan ne eski insana ne de kendimize dair bir şey bulamayacağız galiba.