Kadın karakter inşa edemeyen erkek yazar sendromu

00:0028/09/2011, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Fatma Barbarosoğlu

Pazartesi günü yayınlamış olduğum yazıya, oldukça farklı tepkiler aldım. Bazılarını ru be ru cevaplandırdım. Bazılarını e posta üzerinden cevaplandırdım. Bazılarını buradan cevaplamayı tercih ediyorum.Yazıda geçen kadın karakter yaratmanın zorluğu üzerine bazı okuyucularım pek alınmışlar. Hatta içlerinden birisi (S.K.) “Kadın karakter zor olduğu için mi ilk romanınızda erkekleri anlattınız” diyor. Sonra da ekliyor: “Oysa Hiçbiryer''in Müjgan çok iyi idi. Müjgan''ı daha görünür daha bilinir kılabilirdiniz.”Kadın

Pazartesi günü yayınlamış olduğum yazıya, oldukça farklı tepkiler aldım. Bazılarını ru be ru cevaplandırdım. Bazılarını e posta üzerinden cevaplandırdım. Bazılarını buradan cevaplamayı tercih ediyorum.

Yazıda geçen kadın karakter yaratmanın zorluğu üzerine bazı okuyucularım pek alınmışlar. Hatta içlerinden birisi (S.K.) “Kadın karakter zor olduğu için mi ilk romanınızda erkekleri anlattınız” diyor. Sonra da ekliyor: “Oysa Hiçbiryer''in Müjgan çok iyi idi. Müjgan''ı daha görünür daha bilinir kılabilirdiniz.”

Kadın karakterin zorluğu meselesini kendi yazma serüvenimden hareketle söylüyor değilim. Kadın karakterlerin “olmamışlığı” Tanzimat romancılığı ile başlayan bir yaradır. Erkek yazarlar, Müslüman kadın karakter yaratmak söz konusu olduğunda; canlılığı son derece zayıf, solgun tipler ortaya koymuşlardır. Gayrimüslim kadınlar ise kanlı canlı, istekleri, arzuları, öfkeleri, kendine mahsus duyarlılıkları ile “yaşayan” karakterlerdir romanlarımızda.

“Öteki kadın” konusunda erkek romancının “başarısını” nasıl değerlendirmemiz gerekiyor? “Öteki kadın”ı inşa ederken gözlemlerinden yararlanan “erkek romancı”, “buradaki/buralı/yerli” kadın sözkonusu olduğunda neden nefes almayan, canlılıktan yoksun karton tipler ortaya koymuştur?

Bu soruya cevap ararken bizde romanın Fransız edebiyatının popüler yapıtlarından uyarlanarak inşa edildiğini gözden uzak tutmamız gerekiyor. Mesela Ahmet Mithat Efendi, hiç gitmediği Avrupa şehirlerine dair ansiklopedi yardımıyla “nefes kesen” romanlar yazarken; romanın ana karakterini kendisinden hareketle inşa eder. Kendisini de ideal bir “erkek” olarak kotarır. Kadın karakterler ise “öteki kadın”lardır.

“Öteki kadınları” Ahmet Mithat Efendi tanımıştır. Beyoğlu''nda tanımıştır. Kendine metres tutacak kadar “tanımıştır”. Ama “öteki kadınları” yaşayan karakter olarak inşa edebilmesini bu “tanımışlığa” borçlu değildir. Borcu daha ziyade “o kadınları” görünür ve hissedilir kılmış olan Fransız romancıyadır. Tanzimat döneminin romancıları “kelimelerle görmeyi” (bu tabiri Orhan Pamuk''a borçluyum) Batılı romancının ayak izine basarak başarabilmektedir ancak.

Tanzimat romanı “kendini”, “burada olanı” kelimelerle göremeyen bir romandır.

Dizi filmlere, Tanzimat romanı üzerinden bakıyorum. Çünkü onca “iş yapan”; Arap ülkelerine ve Yunanistan''a pazarlama başarısı gösterdiğimiz dizi filmlerimiz, “yerli mekânlara” uyarladığımız şablon tiplerle doludur. Ne ki biz onları buraya ait “bizim kahramanlarımız” sanırız.

Onları “bizim” kılan; yazarın/senaristin “bizi biz olarak” resimleme kabiliyeti değil; kıyafet, jest ve mimiklerle aramızdaki bütün farkların neredeyse kaybolduğu Batılı karaktere yerli bir isim vermesidir sadece.

İsim deyip geçmeyin, isimler üzerinden “Türkiyeli” kıldığımız karakterin, Arap seyircisi için isim üzerinden “Araplaştırılmasına” Kıvanç Tatlıtuğ''un “Gümüş” dizisi iyi bir örnek. Türkiye''nin “Memed”i Arap dünyasının “Mehemmed” i olarak “oraya” ait olmuştu.