Kandil hediyesi

00:0021/03/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Fatma Barbarosoğlu

Gündem, yoğun bir is kokusuna teslim. Biz teslim olmayalım lakin. İyiliği gören gözlerimiz olduğu sürece yangın da söner, sis de kalkar. Ama biz, “biz”i ne kadar görüyoruz? İşte sorun tam burada. Aşağıdaki satırları, yorgun zihinleriniz için kandil hediyesi niyetine kaleme aldım. Sokaklara, marketlere tanıklığımdır. Lütfen kabul buyurunuz…Siz sokakları bilmezsiniz. Sokaktaki insanları. Marketten alış veriş yapıp da, servisin gelmesini bekleyen kadınların bekleyişini mesela. Bilmediğiniz için aşağılarsınız.

Gündem, yoğun bir is kokusuna teslim. Biz teslim olmayalım lakin. İyiliği gören gözlerimiz olduğu sürece yangın da söner, sis de kalkar. Ama biz, “biz”i ne kadar görüyoruz? İşte sorun tam burada. Aşağıdaki satırları, yorgun zihinleriniz için kandil hediyesi niyetine kaleme aldım. Sokaklara, marketlere tanıklığımdır. Lütfen kabul buyurunuz…

Siz sokakları bilmezsiniz. Sokaktaki insanları. Marketten alış veriş yapıp da, servisin gelmesini bekleyen kadınların bekleyişini mesela. Bilmediğiniz için aşağılarsınız. Ellerindeki poşetlere bakıp burun kıvırırsınız. Gözlerinizi röntgen ışınına çevirip poşetin içindeki mercimek, bulgur, fasulyeye dikkat kesilirsiniz. Yukardan ahkam kesersiniz sonra. Be kadın dersiniz, bir kilo mercimek almak için ta buralara niye geldin. Ta buralara… Bostancıya gidecek servis kalkmak üzere anonsuyla hareketlendiklerini görünce, kadınların Bostancı''ya gideceğini anlayıp aşağılama cümlelerinize yenilerini eklersiniz. Be kadın Bostancı''da hiç mi market yok? Burada bir kilo mercimek Bostancı''nın yarısı mı sanki!!!

En iyi olanınız, “halkına” en burun kıvırmayanınız bu kadar bakar işte. Kendi aklına hayran! “Ahmak Türk halkının” nanca aptal olduğunu görmek için bakar. Kendi aklını yüceltmek için bakar. Görür mü?

Ta Bostancı''dan buraya gelen kadınlar! Eski kırmızı anorağının üstüne itina ile şalını bağlamış, beyaz saçlarını topuz yapmış şu yetmişlik hanım mesela. Madeni iyice kararmış elmas yüzüğü, iyice kurumuş parmaklarından düştü düşecek. Ayağını sakınarak basan bir eski zaman güzeli sanki.

Onun yanında alnını sıkıca örtmüş hacı teyze. Mes-lastik giyen kaç kişi kaldı. Teyzenin meslerinin lastiği gıcır gıcır. Hem bekliyor hem tesbihini çekiyor. Alnında sanki bir nur gizli. İnsanlar bakıp da hayran olmasın diye mi saklamıştır o ışığı.

Karşısında emekli ilkokul öğretmeni olduğundan yüzde yetmiş beş emin olduğum kızıl saçlı kadın. Servis kalkana kadar elindeki örgüyü örmeye devam ediyor. (Siz olsanız örgünü evinde ör be kadın dersiniz. Halbuki bu satırların yazarı marketin içinde gazete satan, gazete satarken bir taraftan da boncuklu patik ören kadını gördü. Kadın ördüğü patiklere belki müşteri çıkar diye gazetelerin yanına koymuştu. Kırmızı saçlı kadın, biraz önce o patiklerin fiyatını sormuştu. Ören kadın, işte nihayet bir alıcı diye sevinmişti. Yok be anam demişti kızıl saçlı olan. Satılıyorsa ben de öreyim diyorum. Torun okutuyorum. Üniversitede. Burada satılmıyor ama okul kermeslerine götürüyorum demişti boncuklu patiklerin sahibi. Patiklerin modelinin çok farklı olduğunu görünce çantasından hemen şişlerini ve yumağını çıkarıp örmeye başlamıştı kızıl saçlı kadın.)

Markette servis bekleyen diğer müşterileri tasvir etmeye kalksam tefrika yazıya dönüşür. Bu üç müşteriyi neden gözüme kestirdim? Çünkü orada bekleyen yedi kadının yedisinin birden hikayesine dahil olamam. Üçüyle yetinmek zorundayız.

Hep beraber beklemeye başladık. Nihayet şoför geldi.

Üç kadın da şoförle selamlaştı. Servisin şoförü her birine ayrı ayrı hal hatır sordu. Kırmızı anoraklıya soğanını alsaydın bu defa dedi. Hacı teyzeye hacı amca yok öyle mi dedi. Kızıl saçlı emekli öğretmene (değilse de ne yapalım. Emekli öğretmen olarak kodladık onu bir defa) işine yarar promosyon ürün var mıydı dedi..

Şoförün selam cümlelerinden hikayenin renkleri yavaş yavaş çıkmaya başladı.

Şoförün sorusunun ardından diğerleri de kızıl saçlı kadına sordular. Sence en uygun meyve nerededir. Bu hafta taze meyve almayın dedi kızıl saçlı. Kuru meyvelere yönelin. Güneşte kurutulmuş kayısı için filan marketi öneririm dedi. Önerdiği marketi bilen yoktu. Tarif etti. Kızıl saçlı tarifin arkasından neden güneşte kurutulmuş kayısıyı tercih etmeleri gerektiğini anlattı bir nefeste.

Servis ara sokaklara sapıyordu. Apartmanların arasına sıkışmış bir sarı kulübeciğin yanından geçerken; Behiye teyzeyi bilen var mı dedi şoför. Hastaymış dedi kırmızı anoraklı. Gripmiş. Vah vah dedi şoför. Vah vah derken arabayı durdurdu. Sen zahmet etme dedi kırmızı anoraklı yaşlı teyze. Asansör tamir edildi. Hem bugün yüküm az. Olsun dedi şoför. Ben seni çıkartayım yine de.

Şoförün yokluğunda kadınlar birbiriyle konuşmaya başlayınca hikayenin öteki renkleri de tablodaki yerini aldı.

Neden mahallelerindeki en yakın marketten değil de ta oradan alış veriş yaptıkları. Haftada bir gün sanki bir yakını ziyarete gider gibi markete gidiyor, yol parası vermeden seyahat etmek bir yana, bir de bu helal süt emmiş şoför sayesinde yükleri kapılarına kadar çıkarılıyordu. Mahalleden alış veriş ettiklerinde bunların hiçbiri olmayacaktı.

Aradan aylar geçti. Servis için bekleyenlerin sayısının iyice azaldığını fark ettim. Market el değiştirmiş, isim değiştirmiş, eleman değiştirmişti. Hepsi bir yana servisin şoförünü de değiştirmişti.

Aynı semtteki on market arasında adını efsaneleştiren marketin bittiği an işte böyle başladı.

Sermaye ne hikaye yazabilir ne efsane! Her şey insanla güzel. Hakiki insanla.

Mal sahipleri müesseselerindeki “o bir insanı” görebildikleri sürece sırtları yere gelmez.

Devletler “tek bir insan”ı kıymetli görüp de o bir insan için dağları deler olduğunda yıkılmaz.