Kimlik bir ihtiyaç mıdır? Ya da "merdiven altı mescit"...

00:0013/06/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Fatma Barbarosoğlu

Yıllar önce (en az on beş yıl önce) bir büyüğümüzü Nazife Şişman ile birlikte ziyaret ettik. Alim olarak hürmet edilen bir babanın tasavvuf meşrep mühendis evladı olarak bizim "söylemimiz" kendisini biraz hayrete düşürüyordu. O kadar hürmet ettiğimiz zatın bizi tanımak için sorduğu sorulara hiç şaşırmadan cevap veriyorduk. Yıllar sonra o anı düşündüğümde neden şaşırmadan cevapladığımızı, şimdi bunları yazarken hayretler içinde hatırlıyorum.Evinde ziyaret ettiğimiz büyüğümüz, bu yazı için kendisinden

Yıllar önce (en az on beş yıl önce) bir büyüğümüzü Nazife Şişman ile birlikte ziyaret ettik. Alim olarak hürmet edilen bir babanın tasavvuf meşrep mühendis evladı olarak bizim "söylemimiz" kendisini biraz hayrete düşürüyordu. O kadar hürmet ettiğimiz zatın bizi tanımak için sorduğu sorulara hiç şaşırmadan cevap veriyorduk. Yıllar sonra o anı düşündüğümde neden şaşırmadan cevapladığımızı, şimdi bunları yazarken hayretler içinde hatırlıyorum.

Evinde ziyaret ettiğimiz büyüğümüz, bu yazı için kendisinden İhsan Hoca olarak bahsedelim. Kendisine bu yazı için ihsan ismini verirken acaba diyorum Hiçbiryer romanımın kahramanı İhsan Hoca için kendisinden farkında olmadan renkler devşirmiş miydim?

İhsan Hoca''yı en çok şaşırtan çevresindeki başörtülü kadınların hiçbirine benzemiyor oluşumuzdu. İki ablası da üniversite mezunu idi. Dini bütün hanımlar idi her ikisi de. Ama bizim gibi değillerdi. Doksanlı yılların başında başörtüsü yasaklarının/tartışmalarının dorukta olduğu bir dönemde bütün hikaye "Siz bizim ananelerimize benzemiyorsunuz" söylemi üzerinden yürürlükte idi. Ama İhsan Hoca''nın bizi, tanıdığı hiçbir başörtülüye benzetemeyişinde olumlama ya da olumsuzlama söz konusu değildi. Kendi ifadesi ile bizi hayranlıkla dinliyordu hatta. Ama hayretler içinde olduğu da muhakkak idi. Biz de onun hayretine hayret ediyorduk.

Sorulara o kadar hazırlıklı olmalıydık ki, her soruyu bir münazara havası içinde karışılıyorduk. O sıra Nazife Şişman, İzlenim dergisinde büyük yankı uyandıran bir yazı yazmıştı. Zaten İhsan Hoca''yı evinde ziyaret etme sebebimiz de bu yazıya dairdi biraz.

Uzatmayayım, bu yazıyı yazmama vesile olan, hocanın bir sorusu ve bizim o soruya verdiğimiz cevap. Bir soru üzerine ikimiz birden başörtüsü bizim kimliğimiz dedik. Adımızı söyler gibi rahattık bu cevabı verirken. Dünyanın en tabi, en olağan cevabını verdiğimizden emindik.

Muhatabımız şaşırarak, nasıl yani kimliğiniz, diye sordu. O zaman birbirimize baktık. Yani dedik adımız, soyadımız, cinsiyetimiz gibi bize ait olan bir durum bizim tesettürlü oluşumuz. Kendimizi bu dünyada ifade ettiğimiz bir şey.

İstanbul beyefendisi olarak İhsan Hoca daha fazla soru sormadı. Yüz ifadesini bugün bile hatırlıyorum. Hayreti biz cevap verdikçe nihayetlenmiyor, bilakis gittikçe artıyordu. Evinde misafir olduğumuz için, sorguya çeken bir ev sahibi konumunda olmamak için sorularını nihayetlendirmiş olabileceğini düşünüyorum bu gün.

Ve bu gün olsa, başörtüsü benim kimliğim diye cevaplamazdım. Daha doğrusu hiçbir soruyu "kimlik" üzerinden cevaplamamaya çalışırdım. "O gün" ü "bu gün"e getiren idrak anı, Bauman''ın Postmodern Etik kitabını okurken rastladığım şu satırlar oldu:

"Dünyanın "modernleşmiş" kısmında, kimlik ihtiyaçları bugün, ulus devletlerin geçmişteki kimlik üreticisi ve tedarikçisi rolünü –yani mekan oluşturma mekanizmalarının etkili, güvenilir ve emniyetli yöneticileri/muhafızları rolünü– yerine getirme konusundaki başarısızlıklarının giderek açığa çıkmasından sonra giderek daha şiddetli (ve geçmişte olduğundan daha fazla ayırıcı) hale gelme eğilimindedir."(sh.281)

"Kimlikler ancak güvenli bir toplumsal mekanın içende güvenli ve sorunsuz olabilirler: Mekan oluşturma ve kimlik üretimi aynı sürecin iki yüzüdür." (sh.282)

Mekan oluşturma ve kimlik üretimi...

Ben bu cümle ile yaralıyım.

Restore edilen tarihi bir bina. Şık, güzel. Yeni restore edilmiş binanın merdiven altı kapatılmış. Küçücük merdiven altının içine kocaman eski bir halı serilmiş. Merdiven altının üzerine şık bir levha ile "mescid" ibaresi asılmış.

Muhafazakâr sanat tartışmalarına girmiyorum. Alnı secdeli "bireyler" eliyle yapılmış AVM''ler, AVM''lerde otopark içine kondurulmuş "mescid"ler bu tartışmaya girmemi engelliyor.

Sanat; zaman ve mekân şuuru ile inşa edilir. Böyle bir şuura sahip miyiz?

Bauman''ın ifadesiyle, kimliklerin mekan oluşturma talepleri postmodern dönemin içinden anlaşılabilecek bir durum. Peki metrekare olarak devasa bir cami inşa etmek, "büyük bir cami yapmak" anlamına gelir mi? Ve güvenli bir kimlik için gerekli olan "güvenli bir toplumsal mekan"dan bahsedebiliyor muyuz bugün?