Korkak, tedirgin ve kırılgan gençlik geliyor…

00:005/07/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Fatma Barbarosoğlu

Eskiden yani yazar olacağım hülyası ile kendime istikamet belirlediğim zamanlarda, kelimelerimin kaybolduğu/kaybolacağı korkusunu sık yaşardım. Gün boyu konuşunca, konuştuğum kelimelerin yazacağım cümlelerden ödünç alındığını düşünerek, yatmadan önce boşalan kelimelerin yerine yenisini koymak için "başucu" kitabımın satırlarında yürürdüm. Yürürdüm. Yürürdüm.Şimdi şu yaşadığımız dünyada; şu tanık olduğumuz dünyada; içimde biriken kelimeleri dışarı çıkarmamak için önce kelimeleri, sonra kendimi kilitliyorum.Yazmasam

Eskiden yani yazar olacağım hülyası ile kendime istikamet belirlediğim zamanlarda, kelimelerimin kaybolduğu/kaybolacağı korkusunu sık yaşardım. Gün boyu konuşunca, konuştuğum kelimelerin yazacağım cümlelerden ödünç alındığını düşünerek, yatmadan önce boşalan kelimelerin yerine yenisini koymak için "başucu" kitabımın satırlarında yürürdüm. Yürürdüm. Yürürdüm.

Şimdi şu yaşadığımız dünyada; şu tanık olduğumuz dünyada; içimde biriken kelimeleri dışarı çıkarmamak için önce kelimeleri, sonra kendimi kilitliyorum.

Yazmasam ölürdüm"e inat, yazdıkça ölündüğünün şuuruyla, kelimelerin en güzel yüzden kalıp çıkarılarak yapılmış bir maske olduğunu düşünüyorum.

Hiçbir kelime kalbin üstündeki taşı kaldırmayacak.

Hiçbir kelime bu her şeyi israf ede ede kendini şımartmalara doyamayışımızın acısını dindirmeyecek.

Kalbin üzerindeki taş evvel gelenlerin olgunlaşamamasından, ahir gelenlerin kırılganlığından, tedirginliğinden yük tutuyor çünkü.

Evvel gelip olgunlaşamayanlar başka bir yazının konusu olsun.

Ahir gelenlerin kırılganlığından, tedirginliğinden yol alalım.

Ya çok okuyan, okudukça hayattan kopan diploma alarak hayattan kaçan gençlerle karşılaşıyorum; ya da üniversite öğrencisi olduğu halde ders kitabının dışında hiçbir şey okumayanlarla.

Bir okulu bitirmeden yenisine başlayan, seminer seminer, ülke ülke dolaşan gençler başka bir yazının konusu olsun.

Bu yazı için kitap okumaktan korkan üniversite gençliğini merkeze alalım.

Okumakta olduğunuz yazının öznesi olan genç kızlar, Anadolu"da bulunan yeni açılmış İlahiyat Fakültesi"nin öğrencileri. Seyahat amacı ile İstanbul"da bulunuyorlardı ve İstanbul"a gelmiş iken birkaç yazarla görüşün en azından nasihati dolayısıyla bir araya geldik.

Benden önce birkaç yazar ve hoca ile buluşmuşlar her oturum çok "başarılı" geçmiş.

Masada oturur konuşmanızı yapar, dinleyenlerin iç dünyasında bir yolculuğa çıkmazsanız riski olmayan konuşmanın başarılı konuşmacı olursunuz. Bir iki fıkra bir iki kıssa. Salon sizin. Kucaklayan salonu!!!

Konuşmanın gövdesi "öteki"lerin üzerine kurulmalıdır. Hep başkaları suçludur. Hep hakkımız yenmiştir. Ah kimseler kıymetimizi bilmemiştir.

Bu tarz konuşmalar çok sevilir. Bu tarz konuşmaları yapan konuşmacıya hayranlık beslenir. Çünkü dinleyenlerin hanesine mesuliyet düşmez.

Daima söylüyorum. "Başarılı" konuşmacı değilim. Israr etmeyiniz. Asla "başarılı" bir konuşmacı olmayacağım.

Yüzyüze geldiysek bir kere, gönül gönüle de geleceğiz. Sorarım. Didiklerim. Anlamaya çalışırım. Anladığımı anlatmaya çalışırım.

O akşam yine öyle oldu.

İlahiyat öğrencileri ile zamanın ve mekânın ruhuna dair konuşmanın iyi olacağını düşünmüştüm. Bir kaç dakika konuştum. Takip edemediklerini görünce entelektüel düzeylerini görebilmek için okudukları kitaplardan bahis açtım.

Sorduğum sorulara, özgüvenleri tavan yapmış bir şekilde cevap verdiler.

Edebiyat okumayı sevmiyorlar. Roman hikaye deyince hayır. Okumuyorlar ama yazmayı seviyorlar! Klasik İslam kaynaklarından hiçbirisi ile gönül bağı kurmamışlar henüz. İyi niyetle henüz. Bir İslam aliminin hatıratını okumuşlardır belki… Hayır.

Bir umut ile soru sormaya devam ederken; şiir yazdığını söylüyor pembe başörtülü bir genç kız. Kimleri okursun diyorum. Şaşırıyor. Hayır, ben şiir yazıyorum diyor. Şiir yazmak ile okuma arasındaki bağlantıyı tuhaf bulduğunu ima ederek. Çağdaş şairlerden hiçbirinin adını bilmiyor. Şiir yazmayı belli ki kafiye düşürmek olarak anlıyor.

Yazdıklarının ne kadar kötü şeyler olduğunu fark etmeksizin başörtülü olduğu için şiirlerini hiçbir yerde yayınlatamadığını düşünüyor.

Masamda rahat rahat konuşmak yerine zihin dünyalarında yolculuk yapmaya devam ediyorum. Yaralanmak pahasına. Daha ben eve dönmeden sosyal medya üzerinden arkamdan konuşmalarını göze alarak yapıyorum bütün bunları.

Zihin dünyalarında nasıl mı yolculuk yapıyorum? Soru sorun diyorum. Soruyorlar.

Zihinlerinde soru ve sorun alanı olmadığı için yabancı dil öğrenen acemi gibi soruyorlar. Mesela: Sadrettin Konevi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Estağfurullah. Ne haddime. Ben kimim!

Ajda Pekkan hakkında ne düşünüyorsunuz gibi soru sorulmaz alimler için. Hazretin yazdığı Fatiha tefsirini bile layıkıyla anlamaktan mahrum olan ben ne cüret ile onu değerlendirmeye kalkacağım!

İlmin birinci basamağı haddini bilmektir.

Kitap okumaktan korkan, hangi kitabı okuyacağına yayınevine göre karar veren bu gençler, konu sinema ve sosyal medya olduğunda hiç de tedirgin değiller. Ellerine geçen her şeyi seyrediyor, saçma sapan insanları tivıtırdan takip edip zaman harcıyor.(Saçma sapan? Aptal imaji ile servetine servet katan magazin figürlerinden bahsediyorum.)

Gecenin ilerleyen saatlerinde açılıyorlar biraz. Hangi yayınevinin kitaplarını okursak küfre düşmekten kurtuluruz diye soruyorlar. Sonra başka sorular…

Sordukları soruları burada yazmayacağım. Şu kadarını söylemekle yetineceğim: İster dini konular olsun, ister hayata dair konular olsun, sordukları soruların rengi sadece ve sadece korkudan besleniyor.

Sık sık tekrarlıyorum: Türkiye bir yanıyla ağlayan ayva bir yanıyla gülen nar.

Türkiye"nin bütün gençliği yukarda bahsettiğim tablonun içinde değil.

Sorun şu, gençlerin arasındaki makas gittikçe açılıyor. Oysa dışarıdan bakınca hepsi üniversite öğrencisi.

Dünyanın gelişmiş ülkeleri ile yarışmak için, nitelik üzerinden değil nicelik üzerinden bir yarışa girdik. On yıl öncesine göre ne kadar çok üniversitemiz var.

Ne ki bütün bu çokluk süte su kata kata ortaya çıkan bir çokluk.