Mahallesini kaybeden her şeyini kaybediyor...

00:002/09/2013, Pazartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Fatma Barbarosoğlu

Çocukluğumda; bayram tebriki ya da iftara gittiğimiz zengin akrabalarımızın büyük güzel evlerinden dönüşte, rahmetli büyükannem ve büyükbabam kapıyı açar açmaz "İnsanın yuvası gibisi yok" derdi. Sanki birkaç saat ayrı kalınmış olan evin gönlünü alırmış gibi.Hayatın inceliklerini keder ve elemini öğrendiğim; bana okuma zevki aşılayan babacığım, her vardiya dönüşü padişahın bile sahip olmadığı ama kendisinin sahip olduğu "konfor" için şükrederdi.Şimdi tam da burada vardiya usulü çalışmayı gençlere

Çocukluğumda; bayram tebriki ya da iftara gittiğimiz zengin akrabalarımızın büyük güzel evlerinden dönüşte, rahmetli büyükannem ve büyükbabam kapıyı açar açmaz "İnsanın yuvası gibisi yok" derdi. Sanki birkaç saat ayrı kalınmış olan evin gönlünü alırmış gibi.

Hayatın inceliklerini keder ve elemini öğrendiğim; bana okuma zevki aşılayan babacığım, her vardiya dönüşü padişahın bile sahip olmadığı ama kendisinin sahip olduğu "konfor" için şükrederdi.

Şimdi tam da burada vardiya usulü çalışmayı gençlere anlatmam gerekiyor. Babam bazı zamanlar haftada üç vardiya çalışmak zorunda kalırdı: 08–16; 16–01; 01–08. Onun en çok 16–01 saatleri arasında çalışmasını severdim. Hem geceye hem gündüze ait olurdu çünkü. Gece 01 sabah 08 arasında çalıştığı zamanlarda korkardım. O zaman dilimi babam için de çok zor geçiyor olmalıydı ki eve her gelişini şükre dönüştürürdü. Onun şükrüne değişik vesilelerle tanık idik. Mesela sobanın üstünde kaynayan bir çaydanlık, kızarmış ekmek kokusu. Cama vuran yağmur damlaları. Babam şöyle derinden bir oh çeker "Bu konfora padişahlar bile sahip olmadı" derdi. Anlayamazdık. Padişahlar hiçbir zaman bizim kadar rahat ısınamadılar diyerek sobanın icadının çok yeni bir şey olduğundan bahis açar, böylece tarihin sayfalarına masal tadında girmiş olurduk. Ve elbette padişahın bile sahip olmadığı "konfora" sahip olmanın hazzını derinden yaşamayı öğrenirdik.

Derinden yaşamak dediğim şey; eldeki nimetin kıymetini bilmekten gelen ağız tadı, gönül huzuru; dışarıda yağmur yağarken evin sıcaklığından buğulanmış camlara resim çizmek ve büyüklerin hep anlatacak bir şeylerinin olması.

Öğrenilmiş çaresizlik diye bir kavram var. Aslında sadece çaresizlik değil, duygularımızı ifade etme biçimini de aile içinde öğreniyoruz. Ama öğrendiğimizi dile getirme biçimimiz; yaşadığımız muhitin, aldığımız eğitimin ve elbette meşrebimizin ortak izleğinde değişip dönüşüyor.

Günümüzün gençleri ve çocukları ailelerinden, büyüklerinden hiç layık olmadığı halde, olmadık mevkilere makamlara gelenlerin hikâyesini dinliyor en fazla.

Hayatı şikâyet üzere yaşayıp sonra çocuklara gençlere şükür bahsini öğretmeye kalkıyoruz. Hatta kızıyoruz onlara. Günümüzün çocuklarını tembel, gayretsiz, disiplinsiz buluyoruz. Bizim zamanımızda diye başlayıp, senin yaşındayken diye devam ediyoruz.

Oysa gençler didaktik bir tonda anlattığımız özel tarihimizin değil, her gün hayat sloganı olarak tekrarladığımız cümlelerimizin etkisinde kalıyor en ziyade.

Mesela bizim kuşak için Polyanna önemli bir kitaptı. İlkokul üçüncü sınıftan itibaren Türkçe kitabımızda okuma parçası olarak seçilmiş metinler bulunurdu. Sınıf kütüphanesinde de kitabı vardı. Okudum. Etkilendim mi? Etkilendiğimi hatırlamıyorum. Benim zihnimde sobamız olduğu için şükreden babamın huzurlu imajı vardı. Ki o zamanlar elbette zengin akrabalarımızın evi kalorifer ile ısınıyordu.

Bizim olan çok kıymetli idi, başkalarının hayatın özenmeyi bilmezdik.

Çünkü hayatımızda başkalarının imkânlarına haset etmeyi örgütleyen reklamlar yoktu. Bitmeyen "ihtiyaç"ların kölesi değildik. (Tam da burada Yeşilçam filmlerindeki zengin evlerini gözünüzün önüne getiriniz.)

Mahalle bizim evimizdi. Nohut oda bakla sofalara değil, mahallenin genişliğine kanat çırpan özgürlüğümüz vardı.

Toplu konutlar, rezidanslar, yalılar, köşkler, villalar, lüks daireler... Durmadan yenileri yapılıyor.

Galiba hiç kimsenin "yuva"sı yok.

Sahillerden, tabiattan vazgeçtim. Yakında İstanbul"da gökyüzünü göremeyeceğiz.

Mahallesini kaybeden her şeyini kaybediyor çünkü. İlk başta hafızasını.

"Hafıza" gidince... Kaybettiklerimizi fark etmemiz, idrak etmemiz mümkün olmuyor elbette.