
1970''lerin başında, “Bloklar” olarak anılan bir sitede, herkesin gıpta ettiği beş odalı geniş bir daireye taşındık. Herkesin gıpta etme sebebi sanırım büyüklüğü idi. Hemen hepsi orta yaşlı olan aile reisleri, ihtimal oğullarından biriyle aynı evi paylaşmak üzere, bu geniş evin borcunu yıllarca ödemeyi göze almıştı. Evin mimarisi çok elverişli idi. Yatak odaları hariç, diğer odaların her biri üç kapıya sahipti. Salon olarak düşünülmüş odanın iki duvarı, buzlu camdan çift kanat kapılar ile sağlanıyordu. Dolayısıyla kapılar açıldığında kırk kişinin çok rahat sığacağı bir alana kavuşuluyordu. Rahmetli büyükannem bu “genişliğin” zekatını uzun yıllar ziyadesiyle eda etti. Yıllarca mukabele için kapılar açık tutulduğu gibi, ayda en az bir defa Cuma toplantıları için odalar “mabet genişliği”ne dahil oldu.
Cuma toplantıları, daha sonraki zamanlara ait. Yazının başlığı ise ilk dönemlerden.
Herkesin birbirini tanıdığı, çocukların yemeğin kokusunu beğendiği eve doğru kaçtığı yıllarda, “senin malın benim malım” anlayışı ziyadesiyle yaygındı. Apartman sakinlerinin büyükbabamı, televizyon alması konusunda ikna etmeleri bu bakımdan hiç zor olmadı. Rahmetli arkadaş delisi bir adam olduğu için, fazla düşünmeden, bir akşam Saba marka bir televizyon ile geliverdi. Bütün apartmanda bir sevinç bir sevinç.
Her akşam herkes bizde idi artık. Gelenlerin sayısı azalmıyor gittikçe artıyordu. Çay demlemekten (devasa bir demliğimiz vardı fakat yetmeği için iki kere demlenirdi), çay servisi yapmaktan ve gelenlerin arkalarında bıraktığı döküntüyü temizlemek yüzünden orta ikinci sınıfta iki dersten ikmale kaldım (televizyon beşinci sınıfa giderken gelmişti). Suların akmadığı zamanlarda marley döşemeleri kolonya ile silecek kadar “titiz”dik. Sil süpür, o yorgunlukla okula git. Akşam eve gel, daha sofra toplanmamışken gelenlere kapıları açmaya başla. On üç yaşındaki bir kız çocuğu için, bir hayli ağır görünen hayat şartlarını rahmetli “işin banaysa tecrüben kendine” diyerek görünmez kılıverirdi. El hak. O tecrübe hayatım boyunca bol bol yetti.
Bir televizyon aldım hayatım değişti çilesinin içinde bulmuştuk kendimizi. Gelenler gelmeye devam ediyordu. Sonra komşulardan biri daha tv aldı. Onun evine gidilemeyeceği öğrenildi. Evin beyi, benim karım kimsenin hizmetçisi değil, demişti. Büyükannemin ilk gönül kırıklığı sanırım o zaman başladı. Oysa bir kişiye daha tv gelince yükümüzün azalacağını sanıyorduk. Artık gelenlere çay demlemiyorduk. Arif olan anlıyor muydu? Hayır ne gezer. Bir akşam burnundan kıl aldırmayan Ahmet Bey amca, her zaman olduğu gibi annesi, eşi ve iki oğluyla geldi. Ama bu defa beraberlerinde bir demlik çay vardı. Ki çoğu zaman evli kızı da onlarda yatılı kalır, o da yanında iki kızı, kocası bazen görümcesi ile “akşam oturması”na dahil olurdu. Gelenler bir türlü gitmezdi. Çünkü çoğu beynamazdı. Ne yatsı namazı “telaşeleri” vardı ne sabah namazına kalkmak gibi “yükümlülükleri”.
Beraberlerinde getirdikleri bir demlik çay, “Tanrı misafirini” ekran misafiri olarak sabitleyivermişti. “Dışarıdan yiyecek getirilmemesi rica olunur” yazılı bir gazinoya dönüşmüştü misafir odamız?..
Gelen bir demlik çaydan sonra, büyükannem misafirlerle birlikte tv seyretmekten kendini azat etti. Zaten tv''nin karşısında “eli koynunda” dertli dertli oturmayı hiçbir zaman anlamadı. “Ya ölünün işi olmaz derdi, ya delinin.” Namazlarına namaz eklemeye, tespihini uzun uzun çekmeye geri döndü. Tv ile birlikte, seccadesini güçlükle serebildiği yatak odası kalmıştı “kendine ait oda” olarak. Her an her yer doluydu. “Yuvam” dediği nohut oda bakla sofa evden sonra, herkese ait bir kamusallığa (ki o kamusallık yerine han tabirini kullanarak şikayet ediyordu) taşınmış olmayı hazmedemedi.
Gelmekte olanlar anladı mı? Hayır. Bizim ne düşündüğümüzün, ne hissettiğimizin hatta misafir ağırlayamayacak durumda olmamızın bir ehemmiyeti yoktu artık. Misafirler bize değil ekrana geliyordu.
Kaç yıl devam etti bu sıkıntı. Hatırlamıyorum. Bir gün tv bozuldu. Ne tamirci çağrıldı ne yerine yenisinin konmasına tevessül edildi. Tv dolabının ahşap kapağı bir daha açılmamak üzere kapatıldı. Zaten tv olmayan ev kalmamıştı..
Nasıl oldu bilmiyorum tv dolabının kapağını kapattıktan sonra bayram ziyaretleri müstesna hiç erkek misafirimiz olmadı. Çay demliği ile tescillenmeye kalkılan “salon”u, büyükbabam yeniden “mahrem” kılmaya uğraştı ölünceye kadar.
Yıllarca hiç tanımadığımız insanların eğlencesi için açık tuttuğumuz kapının, üçümüzün hayatını da, çok başka yönlerden etkilemiş olduğunu ancak şimdi anlayabiliyorum.
Rahmetli büyükannem, eve yeni bir alet alınacağı zaman hep korktu. Düzenimi bozmayın lafını dilinden hiç düşürmedi. Aletlerin düzeni bozduğunu, ümmi sezgisiyle farketmişti sanırım.
Aletler, insanlardan daha önemli olmaya başladığında, dünyanın düzeni bozuluyor. Silah satılsın diye insanlar öldürülüyor. Sınırlanmaya razı oldukça, bizi yeniden ölçüp biçecek, denetleyecek yeni bir icad giriyor hayatımıza. Aletler insanlara hükmettikçe insanlar daha çok hükmedilen olmak için, daha çok çalışıp yeni bir efendi, yani yeni bir alet alıyor. Bilmiyorum neden, kıyamet alameti olarak sayılan “cariye efendisini doğurduğu zaman” hadisi, bana aletlerle olan ilişkimizi hatırlatıyor.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.