Münazara demokrasisinden çıkış mümkün mü?

00:0026/02/2008, Salı
G: 2/09/2019, Pazartesi
Fatma Barbarosoğlu

Sennett, “Tehlikeli bir zamir” adlı makalesinde,”kamusal iyi niyet” ve savunmacı davranış kodları etrafında “biz” olma durumunu ele alır. ”Biz” kelimesinin dış dünyaya karşı savunmacı bir referans noktası haline gelmesinin tehlikelerine işaret etmekle birlikte aynı zamanda “biz” etrafında gelişen “müzakere demokrasisi”nin olumlu yönlerine dikkat çekmesi bakımından makale, tam da bizim son bir aydır başörtüsü etrafında gerçekleştirmeye çalıştığımız süreci anlatıyor gibi.Esasında makalenin bizim başörtüsü

Sennett, “Tehlikeli bir zamir” adlı makalesinde,”kamusal iyi niyet” ve savunmacı davranış kodları etrafında “biz” olma durumunu ele alır. ”Biz” kelimesinin dış dünyaya karşı savunmacı bir referans noktası haline gelmesinin tehlikelerine işaret etmekle birlikte aynı zamanda “biz” etrafında gelişen “müzakere demokrasisi”nin olumlu yönlerine dikkat çekmesi bakımından makale, tam da bizim son bir aydır başörtüsü etrafında gerçekleştirmeye çalıştığımız süreci anlatıyor gibi.

Esasında makalenin bizim başörtüsü yasakları üzerine yapılan tartışmalar ile kurulabilecek tek bağlantısı güven ve esneklik üzerinden. Sennett, bu iki kavramı ekonomiyi merkeze alarak analiz ederken; biz pek ala ekonomik güvensizlik yerine, “tekinsiz kimlik” olarak kodlanan “başörtülünün güvensizliği” üzerine konumlanarak, Sennett''in ayak izlerine basmaya devam edebiliriz.

Sennett, Lewis Coser''den alıntıladığı satırlarda, “insanların itilaf sırasında daha yoğun iletişim kurmak için çaba sarf ettiklerinden bahsediyor. Buradan hareketle son bir aydır başörtüsü tartışmaları üzerinden ekran cemaati olmamızın ip uçlarını sürmemiz mümkün. Coser''a inanmak gerekirse, “insanların aralarındaki farklılıkları net biçimde hissettikleri halde birbirlerini dinlemeyi ve tartışmayı öğrenmesiyle birlikte, ihtilafın yaşandığı ortam giderek cemaate dönüşür.”

Evet ortam, yani itilafın yaşandığı yer olarak ekran, bir cemaate dönüşmüş durumda.(Çünkü çok şükür sokakta böyle bir itilaf yok.) Bu aşamadan sonra bizi bekleyen “müzakere demokrasisi” olması gerekiyor. Meselenin çatallandığı nokta tam da bu müzakere demokrasisi üzerinden tecelli ediyor. Çünkü bir müzakere olabilmesi için tarafların olması gerekiyor. Tarafların birbirine saygı duyması her birinin ötekinin farklılığını kabul etmesi ile mümkün. Oysa hem liberaller hem de demokratlar, Müslümanların varlığını eşitlerden bir eşit olarak kabullenmekte zorlanıyor. Zorlandığı noktada kendini ikna etmesi gerekirken, muhatabını sıkıştırmayı deniyor. Mesela bir ekran cemaati vurgusu içinde imleyebileceğimiz 32. Gün''ün Üniversitelerden misafir olarak yaptığı yayınlarda, bunu çok çarpıcı olarak görmek mümkün. Kendisini ÖDP''li ya da sosyalist olarak tanıtan ve tanımlayan gençlere Kemalist olup olmadıkları asla sorulmaz iken, dindar gence bu soru çok tabi olarak soruluyor.Halbuki müzakere demokrasisinin başlayabilmesi için tarafların birbiriyle göz hizası bir mesafe tutturması kadar, aynı sorulara muhatap olması da gerekiyor.Çünkü önemli olan farklılıkların içinde benzerliklerin bulunması.Oysa başörtüsü serbest olursa üniversitelerde çatışma çıkar hipotezini ispat etmeyi birincil mesele olarak ortaya koyan program yapımcıları; “eşitliği bozucu”, farklılığı yıpratıcı konumlarıyla yüzleşemiyorlar bir türlü.

Üst kimliğini dindar olarak kurmuş kişilere, Kemalist olup olmadığı sorulmadığı ve daha da önemlisi Kemalist olmaya zorlanmadığı zaman müzakere demokrasisine geçmiş olacağız. Şu an müzakere ettiğimiz bir şey yok. Münazara yapıyoruz sadece. Ortaokulda öğretildiği gibi önemli olan doğruyu savunmak değil, savunduğunu kazanmak ilkesini sonuna kadar benimsemiş olarak taraflar, sadece kendi sesine meftun bir şekilde açıyor ağzını, kapatıyor kulağını.

Cuma günü buradan devam edelim. Münazara demokrasisinden müzakere demokrasisine geçiş sürecini özelikle Gülsün Bilgehan Toker üzerinden değerlendirmeye çalışalım.