Mutmain Boşnak çehreleri

00:006/07/2007, Cuma
G: 29/08/2019, Perşembe
Fatma Barbarosoğlu

İlk gençlik yıllarımı bir Boşnak mahallesinde yaşadım. Yakın bir akrabam sevdiği kız ile evlenemedi. Ailesi kendisine asla Boşnak bir kız almayacağını söylediği için. Boşnakları bilirim biraz. Düğün masraflı olduğu için, düğün törenlerini değiştirmek yerine, genç kızların çoğunun anne-babasının rızasını alarak danışıklı dövüş niyetine kaçarak evlenmelerini. Altı yedi metre kumaştan yapılmış Boşnak şalvarlarını. Kar gibi beyaz çamaşırlarını. Çamaşırlarıyla aynı tonda düzlük sürülerek korunmuş beyaz

İlk gençlik yıllarımı bir Boşnak mahallesinde yaşadım. Yakın bir akrabam sevdiği kız ile evlenemedi. Ailesi kendisine asla Boşnak bir kız almayacağını söylediği için. Boşnakları bilirim biraz. Düğün masraflı olduğu için, düğün törenlerini değiştirmek yerine, genç kızların çoğunun anne-babasının rızasını alarak danışıklı dövüş niyetine kaçarak evlenmelerini. Altı yedi metre kumaştan yapılmış Boşnak şalvarlarını. Kar gibi beyaz çamaşırlarını. Çamaşırlarıyla aynı tonda düzlük sürülerek korunmuş beyaz ciltlerini. Boşnak böreğini… Her şeyi ille de "şakır şakır" su ile yıkama adetlerini. Saymayayım daha. Ama bu bilgiler daha dün denecek kadar kısa bir süre önce savaş görmüş; yokluğu, ölümü, çaresizliği görmüş, sevdiklerinin bazen kurşunlarla bazen yakılarak ölümünü görmüş bu insanların mutmain güzel çehrelerini anlamama yardım etmiyor.

Mesela Başçarşı''daki çeşmeden su içerken gördüğüm mütebessim çehrelerini, ya da Blagay Tekkesi''nde huşu içinde secdede kendini unutmuş, başını üç ayrı tülbent ile çok kendine has bir şekilde örtmüş Boşnak kızlarının o duru, o mutmain çehrelerini anlamamı sağlamıyor.

22 bin kadının tecavüze uğradığı, düşmanın çocuğunu doğurmak ya da doğurmamak için fetva beklediği bilgisine rağmen, şehirlerin sakin ve huzurlu havasını… Fuhuşun asla artmamasını… Anlamak ve bu anlayıştan bir maya çıkarmak istiyorum. Çünkü İstanbul''da ya da Anadolu''nun başka bir şehrinde gördüğüm insan yüzleri allak bullak. Cildi dağılmış sayfalar gibi çehrenin üzerine iliştirilmişçesine duran organlar. Her biri ayrı bir hız ile aşağı aşağı sarkmış sanki. Yüzün bütün manaları yere karışacak kadar toprağa ait. Neden? N''oldu bize? Daha başımıza Elhamdülillah bir şey gelmemişken neden bu bezginlik. Kendimizi göklere değil de, neden yerin yedi kat dibine daha yakın hissediyoruz.

Neden paydalarımızı genişletmek yerine, daralta daralta kendimizi bile sığdıramayacağımız bir mahzene çeviriyoruz sosyal hayatımızı. Boşnaklar savaşın o acı çehresinden sonra bile yanı başındaki komşuyu ötekileştirmemek için bir dil bulmaya çalışıyor. Ki o dil, tarih dersi, coğrafya dersi için ne kadar da zor. Henüz hiçbir şey unutulmamışken tarihi ders kitaplarına koyabilmek…

Biz et ile tırnak, gövde ile baş olarak birbirimizin içinden geçerken, etnik kimliklere vurgu yaparak nereye varacağımızı sanıyoruz! Farklılıklar politikasını dünyanın başına musallat eden Avrupa kimliği bile, farklılıkları bir tarafa bırakarak son bir iki yıldır benzerlik üzerinden bir dil kurmaya çalışıyor.

Ne farklılıklarımızı ne benzerliklerimizi konuşabilecek durumdayız. Bağışıklık sistemimiz sıfır. Aşı görmemiş vücutlar gibi mikropların saldırıları karşısında korunmasızız.

Oysa bir düşünelim, Boşnaklardan daha zor değil ya durumumuz! Kurşunların, topların dövdüğü, delik deşik ettiği; evlerini, okullarını, camilerini, hastanelerini tamir etmişler. Bir zamanlar park olarak bildikleri, spor sahası olarak bildikleri yerlere şehitlerini emanet ederken, şehirlerin bu yeni yüzüne alışmaya zorlamışlar kendilerini. Unutmak ile alışmayı birbirinin içinden geçen iki nehir yapmadan. Hatırlaya hatırlaya yaşıyorlar. Yaşamanın hiç unutmamak demek olduğunu zihinlerine nakşederek.

Oysa hafızalarını tazeleyecek bütün tarihi eserleri de yok etmiş düşman. Onlar her defasında beden dilini saygının doruk noktasına çıkararak Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri derken, kendilerini tarihlerinin ve talihlerinin başladığı yere bağlıyorlar.

Türkiye''de yaz sıcağında, gözü kara bir aymazlık ile seçime hazırlanan "kurumlar" "Biz"in mayasını bozmak için ne çok çaba sarf ediyor.

"Laikcanları", Bosna''ya götürsek, "oradan" "buraya" bakmalarını bir vesile ile mümkün kılabilsek, gündelik hayatımızın sert, kolalı, tahakkümcü üslubundan bir anlığına kurtulmamız mümkün olabilir mi ?

Onlara "buralı" olan hiç kimsenin vatan haini olmayacağını, öyleyse insanların kendini "buralı" hissetmelerini sağlayacak emeği, çabayı, mahsulü ortaya koymamız gerektiğine ikna edebilsek…

Akdeniz güneşi hepimizi ne hoş ne güzel ısıtacak. Domates-peynir paydasında eşitlenebilsek keşke!

***

Bosna-Hersek Cumhuriyeti "öteki" ile birlikte yaşamayı bizim Sırplarımız, bizim Hırvatlarımız "lehimi" ile başarmaya çalışıyor: "Bizi öldürenler, oradan gelenler idi. Buradakiler Ortodoks Bosnalı, Katolik Bosnalı kardeşlerimiz."

Boşnaklar "Biz"i mayalamak için olağanüstü bir çaba gösteriyor. Bu çabada Bosna Türk okullarının etkisinin/katkısının ne kadar büyük ve önemli olduğunu görmek için muhakkak yerinde "tespit" yapmanız gerekiyor.

"Orayı" görmemize vesile olan, seyahatimizi turistik bir gezi olmaktan çıkaran Sevgi Derneği''nin ismi ile müsemma başkanı Müşerref Özer''e ve Fidan Turizm yetkililerine, Ayasofya Konuşmaları''nın müdavimleri adına teşekkürlerimi sunuyorum.

Bosna''ya ayak basmamı, 38 derece ateş içinde olmasına rağmen en az on yere telefon ederek sağlayan Ayşe Böhürler''e borçlu olduğumu bilmenizi istiyorum. Bunca yıl pekçok konuda anlaşamadığımız olmuştur Ayşe ile. Esasında fikri konularda anlaştığımız noktalar anlaşamadıklarımızdan daha azdır desem yeridir. Ama Ayşe''nin dostluğu bakidir. Cömertliği, fedakarlığı, emeğini asla esirgemezliği ile siyasete "vefa"nın mayasını katacak ender kadınlardandır.

Bunu bir gün "herkesin" göreceğini umuyorum.