“Nobel esas annemin hakkıydı...”

00:008/12/2006, Cuma
G: 28/08/2019, Çarşamba
Fatma Barbarosoğlu

Kadın romanın kapağı, sayfa düzenlemesi, ön okuma yapılacak kişilere gönderilmesi derken o akşam eve geç geldi. Dokuz yaşındaki “genç kız” babasına sofra hazırlayıp televizyondaki haberleri seyretti. Büyük bir zevk ile. Çünkü anne, haberlerin çocuklar için porno filmlerden bile daha yıkıcı özelliklerinin olduğunu iddia ediyordu.Anne kapıda karşılandı.Verilecek haberleri artık daha fazla bekletmesi gerekmediği için olağanüstü bir hızla konuştu küçük kız.“Takva filmindeki o zikir sahnelerini gördüm.”

Kadın romanın kapağı, sayfa düzenlemesi, ön okuma yapılacak kişilere gönderilmesi derken o akşam eve geç geldi. Dokuz yaşındaki “genç kız” babasına sofra hazırlayıp televizyondaki haberleri seyretti. Büyük bir zevk ile. Çünkü anne, haberlerin çocuklar için porno filmlerden bile daha yıkıcı özelliklerinin olduğunu iddia ediyordu.

Anne kapıda karşılandı.Verilecek haberleri artık daha fazla bekletmesi gerekmediği için olağanüstü bir hızla konuştu küçük kız.

“Takva filmindeki o zikir sahnelerini gördüm.” (Hafta sonu onun yanında Takva filmine küçük çocuklarla gitmek uygun değildir konulu konuşmaya atıfta bulunuyor.)

“Ben o sahneleri başka filmlerden zaten biliyordum. Etkilenmedim.”(Anne susuyor.Seni zikir sahnelerinden değil, takva kelimesinin ruhunu kavramadan, görüntü ile eşleştirme tehlikesine karşı korumak istedim diyecek hali yok ya!)

Küçük kız, o akşam haberlerde ne gördüyse aktarıyor. Aktarılan her haberin arasına adeta reklam cıngılı hükmünde şu cümle eşlik ediyor:”Yemeğimi yedim.Ekmek yemedim.”(Belli ki henüz ilk okul üçüncü sınıfa gitmekte olan küçük kızın arkadaşları, sadece eteklerini kıvırıp kısaltmak,müptelası oldukları dizi film kahramanlarına olan aşklarını anlatmakla kalmıyor, uyguladıkları rejim listesinden de bahsediyorlar.)

Dördüncü tekrarlanışta anne anlıyor.”Ekmek gelişme çağındaki çocuklar için çok önemlidir.”

“Evet biliyorum” diye cevap veriyor küçük kız.”B vitaminlerinin tamamını ekmekten alıyoruz.Beyaz ekmekten değil ama.Kara ekmekten.Kara ekmeğe çok güvenmemek lazım ama.Bazı fırınlarda kara ekmek olsun diye unun içine kakao katıyorlarmış.O da bizi daha çok şişmanlatıyormuş.”

Kadın onca yorgunluğun ardından, küçük kıza nasıl bakıyorsa bakıyor; küçük kız derhal, “Ne çok şey biliyorum değil mi anne.Bak haberleri seyretmek hiç de senin zannettiğin gibi fena bir şey değilmiş” diyor.

Bir cümlenin en az yedi cümle ile karşılanacağından emin.Yorgunum dese olmaz.Biraz susabilir misin dese olmaz. Sabah evden çıkarken kendisine verilmiş siparişi hatırlıyor. “Anne bana kalın Pollyanna''yı alır mısın?”

”Sana kalın Pollyanna''yı aldım.”

Küçük kız bir koşu kalın Pollyanna ile ince Pollyana''yı sayfa sayfa tetik etmeye gidince rahat bir nefes alıyor kadın.

“Bu kitap incesinin aynısı.Ben en iyisi altmışıncı sayfadan itibaren okuyayım.”

Öyle okumak istiyorsa öyle okuyacak.Belli ki “Kalın Pollyanna” onu hayal kırıklığına uğrattı,artık ne bekliyorduysa...

Anne tam yemeğini ısıtmış sofraya oturacaktı ki, küçük kız bu defa yumrukları sıkılı bir şekilde geldi.”Haksızlık bu. Orhan Pamuk''tan nefret ediyorum.Nobel senin hakkındı.O niye alıyormuş?”

Haydaaa!! Yemek yine soğuyacak.”Olur mu tatlım .O yıllardır roman yazıyor.Pek çok romanı var.Romanları neredeyse bütün yabancı dillere çevrildi.”

Küçük kız hiç ikna olacak gibi değil.Hani Orhan Pamuk''un kızı ile aynı okulda olsalar, öfkesini daha kolay anlamlandırabilecek kadın ama.Şimdi durup dururken…

“Nereden çıktı bu Orhan Pamuk nefreti?”

Küçük kızın suratından düşen bin parça.Yumrukları hala sıkılı.”Senin hakkındı.Sen ondan daha çok çalışıyorsun hem.”

“Kızım benim topu topu bir romanım var.İkincisi de yolda.”

“Olsun.Sen bize rakamlar önemli değil demiyor musun?”

Anlaşıldı bitmeyecek bu muhabbet.

Bitmiyor.Ertesi sabah kahvaltı sofrasında ağabeyinden yardım istiyor.”Bu Orhan Pamuk hakkında bir şeyler yapmamız gerekiyor.Annemin hakkını yedi.”

“Kızım annemiz en çok kendi hakkını yiyor.Bu dönemde tanıtım olmadan kitap basmak olur mu? Annem sadece kitabını yazmak ile ilgileniyor.”

Küçük kız ağabeysinin yarı şaka, yarı ciddi söylediklerinden pek etkilenmiyor.”Bana ne! Annemin hakkıydı o kadar!”

Çocuklar okula gittikten sonra kadın uzun uzun düşünüyor.Onca itinaya rağmen, kendi çocukları da “medya söylemi”nin bütün etkilerine maruz kalıyor işte.

Umutsuz bir şekilde kız kardeşine olanları anlatırken teselliyi onun sesinden buluyor yine:”Haaa ben anladım.Akşam ekranda Orhan Pamuk ile kızı vardı.Çok güzel bir kız.Bizimkisi onu kıskanmıştır.O babasıyla ödül almalara gideceğine, ben annem ile gitseydim diye düşünmüştür.”

Neyse bunu daha kolay aşabilir.Yoksa her sabah, her akşam “hadi anne al şu Nobeli de rahat edelim artık diyen evlat şikayeti ile kalemi fena halde baskı altında kalmış olacaktı.

Pederşahi dönemde yazar kadın olmak zordu.Kadınlar yazmak için babalarının ya da kocalarının iznine muhtaçtı.Veledşahi dönemde ise ne kadar tanınır olduklarının hesabını önce evlatlarına vermeleri gerekiyor galiba.Sizce de daha zor değil mi?