
Onu bekliyorduk. Çaylar demlenmiş. Sofra kurulmuş. O gelince gençliğimize dönmüş olacaktık besbelli. O bizim dünümüz müydü?
Geliyor. “A ne kadar büyümüşsün. Sokakta görsem tanımazdım.”
Ayaküstü anlatmaya başlıyor. Tıpkı bizim eskiden yaptığımız gibi. Evdeki anneyi, hayata dahil etmek adına mıdır bu ayaküstü sohbetler? Nefes alınmadan arka arkaya dizilen kelimeler.
Anneler neden el pençe divan dinlerler evlatlarını?
Annesiyle göz göze geliyoruz. Tam o arka arkaya dizerken cümlelerini. Cümlelerinin arasına kahkahalarını saçarken.
İkimize de tuhaf gelen şeyin ne olduğunu birbirimizin yüzüne bakarken bulmaya çalışıyoruz.
O, gençlik başında duman anlatıyor. Alay yok esasında anlattıklarında. Tuhaf bir umursamazlık var sadece.
“Bak anne okulda dağıttılar. Üniversitenin kapısında. 11 Nisan yolda gördüğüm on kişiye selam vereceğim. 12 Nisan teheccüd namazına kalkacağım. 13 Nisan bir fakire sadaka vereceğim. 14 Nisan kuşlara yem atacağım. 19 Nisan sokakta gördüğüm on kişiye selam vereceğim. 20 Nisan Peygamberimiz''in doğum günü olduğu için…”
O okudukça biz tedirgin oluyoruz. Yüzümüzdeki tuhaflık, neşesini kaçırıyor. Bir anlam veremiyor tutukluğumuza. “Ellerimi yıkayıp geleyim” diyerek gidiyor.
Annesi, “Niyetleri kötü değil ama. Ne bileyim işte… Sana da tuhaf geldi değil mi?” diye soruyor.
Tuhaf?! Tuhaftan ziyade başka bir adı olmalı şu yaşadığımızın… Bir kopuş ve kopan yerden başka bir şeye eklemlenme.
“Yani ne bileyim. Bak gülüyor. Dalgaya vuruyor. Bizim kızda bir tuhaflık var desem, değil. Olmayan ne! Tutmayan?”
Ben cevap vermeye hazırlanırken hala anne geliyor.
Aaa hala anne, yıllar seni nasıl atladı diyecekken zor tutuyorum kendimi. Hala anne, o her zamanki hala anne. Yeleğinin cebinden tespihinin ucu sarkmış. Binlik tespihinin. Yeleği yeşil yine. Yine yeşil giymişsin diye takılırdık ona. “Ne giyecektim Efendimiz''in sancağı yeşil” diye cevap verirdi.
Arkadaşım “Hala diyor çocuklara güzel ahlak ve amel için böyle bir kağıt dağıtılmış.”
Okuyor günlüğü tek tek.
“E onlar böyle konuşup böyle davet ediyor herhalde” diyor.
Bizim kadar yadırgamamasına şaşırıyoruz. Göz göze gelmekten korkarak. Korkumuzu birbirimizden saklamaya çalışarak.
“Çok güzel buyurdunuz. Peki siz kendi lisanınızca nasıl anlatırdınız.”
Hala anne kağıdı eline alıyor. Şöyle bir tekrarlıyor, ve bizi çok şaşırtan, sade mi sade hikayesini oracıkta kuruveriyor:
“Allah''ın salih kulları her devirde vardır. Bazı azalır sayısı. Bazı çoğalır. İşte bu salih kullardan biri Efendimiz''in ''iki günü birbirine denk olan bizden değildir'' hadisi-i şerifinden pek korkar, iki günü birbirine denk oldu mu diye her gün yaptığı amelleri yazarmış. Şu gün teheccüde kalktım, şu gün sadaka verdim. Şu gün nafile kıldım. Bir hafta boyunca yaptıklarını yazar sonra da gözyaşlarıyla yazdığı kağıdı toprağa gömermiş. Allah''ım ben bunları yaptım inşallah huzurunda geri dönmez diyerek…”
Gözyaşlarımızı salıverecekken; biraz önce kahkahalarını, cümlelerinin arasına inci gibi saçan geliyor. Yüzü gül, gülüşü gül bir eda ile.
“N''oldunuz ya! Biraz önce ben sizi böyle bırakmamıştım.”
“Hala anne bize bir hikaye anlattı da …” diyor annesi.
“Ben de isterim. Ben de isterim” diye kıvamı kaçmış bir şımarıklıkta bulunuyor gül yüzlü.
Hala anne anlattığına çoktan inanmış, çoktan anlattığını bizzat yaşamış biri olarak tekrarlıyor. “Bir hafta boyunca amellerini yazar sonra da gözyaşları içinde yazdığı kağıdı toprağa gömermiş.”
Öyle bir anlatıyor ki… Hani biraz önce ondan bir hikaye kurmasını isteyen olduğumuzu unutuyoruz. Hala anne (neden hala anne? Hikayesi uzun. Böyle bilin sadece.) sanki kelimeleri iki dudağının arasından değil de, kalbinin tenhalarından getiriyor.
Gençliğinin baharında, esen yelden eyleşene bakıyoruz bir müddet. Zaman duruyor. Mekan geniş. Evdeyiz ama sanki üstümüzdeki gök kubbe!
İkindi ezanı okunuyor. Hala anne yavaşça ayrılıyor aramızdan. Gittiğini fark etmiyoruz bile. Damarlarındaki kan deli deli akmakta olan ile o kadar meşgulüz ki!
Gülüyor mu hala annenin anlattığı hikayeye? Hayır. İstihza… Hayır!
Etkilenmiş görünüyor.
Neden etkilendi? Biraz önce kendi yaşıtlarının verdiği günlük ile dalga geçen kişi değil mi şu karşımızda duran?
İçerden hala annenin belli belirsiz sesi geliyor.
“Hoş tesadüftü” diyorum. “Yıllar sonra sizde hala anne ile karşılaşmak.”
“Evet” diye cevap veriyor arkadaşım. Bak yine Delailü''l Hayrat''ı okuyor. Sen ilk defa ondan duymuştun değil mi?” “Evet” diyorum. “Ve o gün de galiba yine günlerden perşembe idi. Hala anne bir taraftan okuyor bir taraftan ağlıyordu.”
Üçümüz birden yine ayaklarımızın ucuna basarak hala anneyi seyrediyoruz gizlice. Hala anne kim bilir kaç yıldır okuduğu salavat-ı şerifleri, yıllardır her gün okuduğu salavat-ı şerifleri yine gözyaşı ile okuyor.
Bizim göz pınarlarımız mı kuru? Soramıyorum bu soruyu.
Özür: Salı günü yayınlanan Medyanın Diyanet''e sıçrayan kiri adlı yazımda Doç Dr.Necdet Subaşı''nın ismi, Muhsin İlyas Subaşı olarak yer almış. Benim hatam. Necdet Subaşı ve sizlerden özür diliyor, isimlerle ilgili olarak son zamanlarda yaptığım hataların nedenini belki bir gün anlatırım diyorum. Anlatırsam beni anlayacağınızdan eminim. Lütfen şimdilik özrümü kabul buyurun.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.