Ölümü öldüren şöhret ölümleri

00:0013/07/2007, Cuma
G: 29/08/2019, Perşembe
Fatma Barbarosoğlu

Sıcak ve bunaltıcı bir gün bitmek üzere. İkindi akşama kavuşmak üzere. Yolcular uyumak üzere. Şoför, solundan geçen otobüse bindirmek üzere.Derken…Önce şoför kendine geliyor. N''apıyorum ben abi diyor belki içinden.. Radyonun sesini açıyor.DJ''nin sesi dolduruyor minibüsü.“Hepimiz zorlandık. Ama zorlansak da olan oldu. Onu geri getiremedik.”Neden bahsediyor sunucu.Ben daha bir şey anlamamışken, önümde oturan, elinde tuttuğu bir demet beyaz çiçeği koklamalara doyamayan, on beş on altı yaşlarındaki

Sıcak ve bunaltıcı bir gün bitmek üzere. İkindi akşama kavuşmak üzere. Yolcular uyumak üzere. Şoför, solundan geçen otobüse bindirmek üzere.

Derken…

Önce şoför kendine geliyor. N''apıyorum ben abi diyor belki içinden.. Radyonun sesini açıyor.

DJ''nin sesi dolduruyor minibüsü.

“Hepimiz zorlandık. Ama zorlansak da olan oldu. Onu geri getiremedik.”

Neden bahsediyor sunucu.

Ben daha bir şey anlamamışken, önümde oturan, elinde tuttuğu bir demet beyaz çiçeği koklamalara doyamayan, on beş on altı yaşlarındaki kız sallanmaya başlıyor.

Şoför kızın sallanmasını mı gördü?

Biraz daha açıyor sesini.

“Evet zorlandık. Ama döndüremedik.”

Yanımdaki yaşlı kadın saçlarının yarısını örten başörtüsünü omuzlarına indiriyor. İçi daralıyor. Camı daha da açmaya çalışıyor. Biriyle göz göze gelse dudağında cümle hazır sanki: “İçim yanıyor içim.”

Şoför biraz daha açıyor sesini.

O an başka bir zamana başka bir mekana ait olan varsa minibüs ahalisi içinde, derhal aramıza, yani dj''nin bizi götürmeye talip olduğu yere dönsün diye sanki.

Herkes “orada” halbuki. Fire yok. Sadece bu satırların yazarı, açılan radyo sesi ile nereye doğru seyretmekte olduklarını anlamlandıramıyor. Şifreye benzeyen cümleler nasıl bu kadar derin bir karşılık buluyor minübüs ahalisinin kalbinde. Herkesin bilip de kendisinin bilmediği o şeyi merak ediyor.

Bir sahne geliyor bu manalandırma güçlüğünün üstüne. Tam yerini buluyor sahne. Kraliçe filminden bir kare. Kraliçe Elizabeth sarayın önünde bekleyen ahaliye bakarken “hiç tanımadıkları biri için niye bu kadar üzülüyorlar ki?” diye soruyor şaşkın şaşkın.

Hafıza, idrakten daha mı hızlı çıkmıştır, “an”a uygun resmi koyup yerleştirmekte!?

Barış Akarsu adını tam o an fark ediyor işte bu satırların yazarı.

Tanımak?

Sanki uzun bir cenaze törenidir yaşanmakta olan. Sanki iman efendi merhumu nasıl bilirdiniz demiş de günlerdir cevaplaya cevaplaya bitirememişiz.

O an minübüste bulunan herkes, bir kere daha aşk ile iyi bilirdik tanırdık, evimize gelirdi onu sevmelere doyamazdık demek için sıra bekliyor sanki.

Dj bir telefon bağlantısı yapıyor. Telefon bağlantısı minübüs ahalisinin hüznünü ve aidiyetini tazeliyor.

“Daha dün” diyor telefondaki orta yaş kadın sesi. “Daha dün seyrettik dizisini. Ah evladım nazarlara geldi. Yalancı yarim. Ah yalan oldu gitti. Patlıcanı çok severmiş. Ben de bugün patlıcan pişireceğim.”

Şaka mı bu? Etrafıma bakınıyorum. Nasıl yani.

Başörtüsünü omuzlarına indirmiş ak saçlı kadın ayaklarının dibine yerleştirdiği poşetteki patlıcanlara o kadar hüzünle bakmasa…

Sarı saçlarını ensesinde topuz yapmış kadın, efkardan bir açıp bir toplamasa saçlarını .

Şişmanlığı yanına oturacak her yolcu için sebebsiz bir tehdit olacak kadar koltuğu ele geçirmiş genç adam, ayaklarını minibüsü sarsacak kadar yere vurmaya başlamamış olsa.

Şoförün yanında oturan para alıp para üstü veren adam, bir müddetliğine bu eylemeni terk etmiş olmasa.

Ekranın bu tarafındayım diye rahatlatacağım kendimi. Yani “orada” olup biten aykırılıkları anlamak için emek vermeye deymez diye düşüneceğim.

Ama “burada”yım ya hu! Etrafta kamera filan yok. Hani bu insanlar kime niye rol kessin ki.

Rol kesmiyorlar. Tamam. Ama hakikatleri bu mudur?

Neredeyse herkes söz verecek dj''nin gazına gelip. Onun şerefine kırk gün patlıcan yiyeceğiz diye.

Merhumun patlıcanı ağzına bile koymamış olmasının bile bir önemi yok artık. Onun için herkes yeni baştan bir hikaye yazacaktır. Kendi hayatı için asla yazamadığı, yazsa da dinleyici bulamadığı hikayesini, medyatik bir ölüm üzerinden inşa edecektir. Bugün Barış Akarsu, yarın başka birisi. Fark etmez.

Ağır bir hüzün ile seyrederken, dj''nin; ölümün sesini teatral bir boğuklukla resmeden kelimeleri, haberleri almak üzere diye bir geçiş yapıyor.

Haberler başlıyor.

Orman yangını. Şoför biraz kısıyor radyonun sesini. Kuzey Irak sınırına yığılmış askerler… Biraz daha kısılıyor radyonun sesi. Barajlardaki su seviyesi %35 seviyelerine inmiş. OKS''de derece Anadolu''nun.

Frekans değiştiriliyor.

Bir yerde Islak Islak diye bir şarkıya rastlanılıyor. Tekrar açılıyor radyonun sesi.

Tekrar başa dönülüyor.

İbret hikayesi çıkarılamıyor yaşananlardan. Ölümü öldürmek iyi geliyor herkese.

Layd Diana sendromu. Ölümü öldürerek hayatın sorumluluklarından üzüntülerinden kurtuluyoruz.

Aristo''nun toprağına toprak olsun! Biz artık başkalarının ölümünde bile kendi ölümümüze ağlayamıyoruz.

Şöhret ölümler ile gözümüze bir perde daha lütfen diyoruz.

Ömür kemalat basamakları çıkılacak bir merdiven değil artık.

Yavaş yavaş çıkamıyoruz onun için.

Ahmet Haşim''e rahmet olsun.

“Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden/

Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak”

Ne yavaş yavaş çıkabiliyoruz basamakları, ne de yavaş yavaş inebiliyoruz.