Postmodern devrimin caddelerinde gezinmeden evvel

00:0013/04/2010, Salı
G: 3/09/2019, Salı
Fatma Barbarosoğlu

Pazartesi sendromu.Havalar bir süprizin bekçisi. Bir manto bir ceket.Aynı saatin içinde bile değişebilen mevsimler.Ne ki modern insan süprizleri bile ancak örgütlü bir sürpriz parti anlayışı içİnde tolere edebiliyor.Gidişatı önceden bilmek istiyoruz. Bilimden bütün anladığımız bu artık. Her şeye mukayyet olma telaşı.Bilmediğimiz bir sona gidişi hızlandırsa bile bilmek istiyoruz. Bilinmezin içinde yaşamak ile bir rüyanın içinde yaşamanın birbirinin içinden geçen bağlantıları üzerinde düşünüyorum.Günlerdir

Pazartesi sendromu.

Havalar bir süprizin bekçisi. Bir manto bir ceket.Aynı saatin içinde bile değişebilen mevsimler.

Ne ki modern insan süprizleri bile ancak örgütlü bir sürpriz parti anlayışı içİnde tolere edebiliyor.

Gidişatı önceden bilmek istiyoruz. Bilimden bütün anladığımız bu artık. Her şeye mukayyet olma telaşı.

Bilmediğimiz bir sona gidişi hızlandırsa bile bilmek istiyoruz. Bilinmezin içinde yaşamak ile bir rüyanın içinde yaşamanın birbirinin içinden geçen bağlantıları üzerinde düşünüyorum.

Günlerdir aklımda CERN''de yapılan “büyük patlama” deneyi var.

NTV ekranında tartışılacak olan konu, fizik profesörünün ilahiyat Profesörü Hayrani Altıntaş''ın da orada olmasına tepki koyrak programı terk etmesi ile sonuçlanmıştı.

“Adamlar milyonlarca dolar harcadı” diyordu, kendi görüşlerini savunurken.

Milyonlarca dolar.

Şimdi burada, bu salonda İslam dünyasının milyonlarca dolarını düşünüyorum.

İki seçenek var önümde. Cumhurbaşkanlığının uçağına ilk defa davet edilmiş bir acemi gazeteci olarak, acemiliklerimle başa çıkmaya çalışarak mı yer alacağım bu yolculukta, yoksa her zamanki ben olarak görmeye mi çalışacağım? Bir kafilenin içinde görmeye çalışmak çoğu defa tehlikeli ve yorucudur.

Havalanı

Saat 9.30

İş adamları heyacanlı bir bekleyiş içinde volta atıyor.

Erkeklerin çoğunlukta olduğu bir grup.

Birkaç kadın var. İş kadını.

Teknik ekip basın toplantısı için teknik donanım ile meşul.

İş adamlarının olanca canti kıyafetler içinde bitmez bir bekleyişin içinde adımlarıyla zamanı geçirmeye çalışmalarına kaşılık teknik ekip zaman ile yarışıyor.

Aynı mekanda ve aynı saat diliminin içinde, farklı anları yaşıyor şimdi onlar.

Öteden beri gözlerim. Haberlerden en habesiz olanlar, her zaman medya mensuplarıdır.

Teknik ekipten bir delikanlı soruyor: Cumhurbaşkanı geliyor mu, gidiyor mu?

Sonra bir ses gidiyor diyor. Soruyu soran bir eko olarak tekrarlıyor: Gidiyormuş gidiyormuş.

O mahiler ki derya içredirler deryayı bilmezler.

Uğultu çoğalıyor. Uğultunun sahiplerini düşünüyorum. Kendimi de içine katarak.

Bu bir yolculuk mu? Gönül rahatlığı ile evet diyemiyorum.

Çünkü yolculukta bir kalkılan yer bir de varılan yer sözkonusu.

Ama bu yolculukta Umman Sultanlığı, bir filmin yardımcı oyuncusu olarak yer alıyor sanki.

İletişimi, etkileşimi kolaylaştıran bir yardımcı oyuncu. Yardımcı oyuncular esasında başrol oyuncusunun oynunun repliklerinin daha kolay anlaşılması için vardır.

Saat 9:45

Uğultu biraz daha arttı. Teknik ekip işini tamaladı. Basın toplantısının yapılacağı salon hareketsiz.

İş adamları binbir umut içinde biniyor bu uçağa.

Nereye gidersek gidelim kendimizi götürüyoruz en fazla.

Neredeyse herkesin ağzında bir ciklet var. Gerginlik ve can sıkıntısını giderici, sabah kahvaltısının eksikliğini bertaraf edici bir fonksiyonu icra ediyor ağızdaki ciklet.

Ama cikleti çiğneme biçimi bazen o dipte saklanmaya çalışılan şeyi saklamıyor. Tam tersine açığa çıkarıyor.Tamamen cool bir görüntü vermek için cikleti çiğneme biçimleri ile cool olduğu için ciklet ciğneyenlerin tavrı arasındaki fark hemen kendini ifşa ediyor.

Şu satırları yazan beni, işini yapan biri olarak değil evinin bir köşesinde örmekte olduğu örgüyü çantasından çıkarıp örmeye devam eden bir vapur yolcusu gibi değerlendirebileceğinizin farkıdayım.

Ama yaptığımız aynı şey değil mi zaten? Dolayısıyla bu algı beni rahatsız etmek yerine tam tersi rahatlatıyor.

Tıpkı başını önüne eğip hızlı hızlı örgüsünü ören kadının şişini boşalttığında etrafına şöyle bir nazar etmesi gibi bakıyorum etrafıma. Örgü ören kadın da şişini boşalttığında birkaç saniyeliğine bakar kendisi ile aynı mekanı paylaşan aylak insanların dünyasına. Kaçırdığım bir şey yok der sanki. İşte size yetiştim. Siz geride kaldınız. Bense işleyen demir olarak ışıldadım.

Halbuki aynı yolculukta kulağında volkman ile gitmekte olan genç, örgü ören kadından çok farklıdır. Gözü hiç kimseye ve hiçbir yolcuya değmeden kendini tümüyle müziğin rimine bırakmış olarak oradadır. Gözüne yolculardan hiç kimse takılmaz. Değmez ve dokunmaz. Zaten metropol hayatında bütün çaba biraz da bunun içindir.

Gökyüzünde yeryüzü meseleleri

Uçak havalandıktan 45 dakika sonra cumhurbaşkanı yolcu salonunu dolaştı. Tektek herkesle ilgilendi. Sıra bize geldiğinde gazetedeki yazımı okuduğunu söyleyerek “siz bayağı bir hazırlık yapmışsınız” dedi. Daha sonra benim yazıma atıfta bulunarak “Hanımefendi yazmış, Muskat dünyanın en temiz ikinci şehriymiş” dedi.

Yolcu salonunun dolaşması bittikten sonra hemen basın toplantısı yapıldı. Bu esnada diğer yolculara yemek servisi yapılmaya başlandı. Aslı bize yemek öncesi kurabiyeler getirmişti.

Basın toplantısının çok verimli geçmesini biraz da Aslı''nın kurabiye ikramına borçluyuz.

Cumhurbaşkanı önce Umman hakkında genel bir bilgi verdi. 13 yıl önceki Süleyman Demirel ziyaretinden sonra bu, Umman''a düzenlenen ilk resmi gezi.

Cumhurbaşkanı bu gezinin amacını üç ayakta değerlendirdi. Birincisi ekonomik ayak. Türkiye ile şimdiye kadar Umman arasında 4 milyar dolarlık bir iş birliği sözkonusu olmuş. Muskat havalimanını Türk inşaat şirketleri yapmış. Hedef beş milyor dolar. Dolayısıyla iş adamları için ağırlıklı hedef bu.

İkinci ayağı güvenlik. Türkiye Körfez Birliği ülkelerinin güvenli bir ortamda bulunmalarını çok önemsiyor. Ve güvenlik dolayısıyla iki ülke arasında askeri teçhizat alış verişi konusunda özellikle hücümbotlar üzerinden yapılmış bir ticaret sözkonusu.

Gazeteci halleri

Uçaktaki gazeteciler her ne kadar Umman üzerine bir şeyler duymaktan memnun olsa da herkes gazetesine bir manşetlik haber çıkarma derdindeydi. Hal böyle olunca gündemin soğumayan esas maddesi anayasa değişikliği, uçaktaki toplantının en ağırlıklı konusu oldu.

Ana muhalefet partisi genel Başkanı Deniz Baykal''ın Cumhurbaşkanlığının hakemliğine müracaat etmesini, sayın Cumuhurbaşkanı nasıl değerlendiriyordu?

Cumhurbaşkanı sorulan bütün sorulara hakemlik vasfını kaybetmemek üzerinden yaklaştı. Taslakta düzeltilmesini istediği hususların düzeltildiğnden bahsederek muhalefet ile iktidarın konuşma aşamasına gelmesini olumlu bulduğunun, kendi katkısının da ancak bu yönde olacağının ısrarla artını çizdi.

Ali Bulaç''ın manşeti nasıl atalım sorusuna “Ben gazeteci değilim; gazeteci sizsiniz” cevabını verdi. Ama iktidar ile muhalefetin konuşmasını önemsediği üzerinde de ısrarla durdu.

Maç metaforu

Cumhurbaşkanı konuşma üzerinde duruyor; ama ben yaşananları daha ziyade oyun metforu ile açıklamaktan yanayım. Oyun... Özelikle de maç metaforu üzerinden. Deniz Baykal''ın kendilerinin hakemliği eşliğinde sahaya inmeye karar verişine dikkat çekmeye çalıştım. Ancak Cumhurbaşkanı Gül, maç metaforunu çok işlevsel bulmadığını, çünkü maçta bir kazanan bir de kaybeden olduğuna dikkat çekti.

Maç metoforumu açmak istiyorum. Türkiye halkı Deniz Baykal''ın son atağına kadar oyunu durdurduğu için tavırlıydı. CHP yetkilileri de durumu kavramış olmalı ki sahaya inerek oyuna katılmaya karar verdi.

Maç meteforuna devam ediyorum. Oyunun gücü stadyumdaki taraftar sayısı üzerinden değerlendiriliyor. Her seçim öncesi rakamlar üzerinden yürütülen kampanya, bu defa referandum üzerinden yürütülmeye çalışılıyor.

Umman''a giderken hiç bir yere gitmediğimiz kendimizi bütün ağırlığımızla beraberimizide götürdüğümüz görülüyor değil mi? Bakalım bundan sonra Umman''a gelebilecek ve seyahatimizi yolcuyu değiştiren, derinleştiren, zenginleştiren bir tecrübe olarak yaşayabilecek miyiz? Postmodern devrimin caddeleri bizi bekliyor.