
1970''li yıllarda bir çocuk posteri vardı.
Dergi kapağında, otobüslerin arka camlarında, küçük bakkal dükkanlarında veresiye ile mal satanın perişan halini gösteren posterin hemen yanında.
Çek yat koltuklarla modernize edilmiş misafir odalarında "bizim çocuğumuz" gibi duran.
İyi bayramlar dileğinin taşıyıcı olarak bayram tebriklerinde.
Hep o çocuk vardı.
Gözleri renkli. Saçları sarı.
Görmüş geçirmiş bir ailenin, ruh asaleti yerinde torunu olarak, hepimizin bağrına bastığı o çocuk.
Yeşilçam filmlerinin çocuk artistlerine benzerdi evet.
Ama sokağa çıktığımızda rastladığımız her beş çocuktan üçü o diyeceğimiz bir temsiliyete sahip değildi. Ama onu severdik. Ona üzülürdük. En çok da onun için üzülmeyi severdik.
Yanağında donmuş kalmış inci tanesi gözyaşı ile, yüreğimizde o gözyaşına mendil kılacağımız bir hassasiyet uyandırdığı için severdik biz o çocuğu.
Kimdi o çocuk? Bizden biri değildi. Ama biz hepimiz onu severek ve onun yüzündeki inci tanesi gözyaşına ahlanışımızla biz olurduk.
Oysa biz olacağımız yer poster değildi. Sokaklardı.
Sokaklar.
Yani gözü göz ile gördüğümüz yer.
Sözü söz ile sardığımız yer.
Canı can ile teselli ettiğimiz yer.
Poster çocuk için ağlarken, poster çocuk için gönlümüzde yer açarken sokakları görmez olduk.
Çinli karı kocanın sanal âlemdeki "bebeklerine" bakarken gerçek bebeklerini beslemeyi unuttukları için öldüğü haberini okumuşsunuzdur. Okumadıysanız internetten bulabilirsiniz haberi.
Başkasının haberindeki tuhaflığı görebiliyoruz. Başkasının haberinin obdusmanı olarak yorumlar yapıp yol gösterici olabiliyoruz. Ama hikâye bizim hikâyemiz olduğunda gözleri görmez, kulakları duymaz ayakları yürümez kötürüm rolünü kendimiz için en uygun rol kabul ediyoruz.
Çinli çift ile bizim 1970''li yıllarda başlayan poster çocuğu sevme frekansımız arasında bir bağlantı yok mu?
Bizleri bu hikâyenin ortağı kılan şey sorumluluktan kaçmak değil mi?
Angelina Jolie bir marka haline getirdiği altı çocuklu hayatı ile başka markaların taşıyıcısı olarak parasına para katıyor. O bir artist.Elbette yatırımını en çok seyredilecek jest ve mimiklere yapacak.Seyredildikçe daha çok kazanacak,daha çok kazandıkça daha çok seyredilmek için dünyanın bütün yaralarını bir pudra gibi konduracak yüzüne.
O değil benim derdim.
Minibüste, vapurda, tramvayda görmüş geçirmiş hanım teyzelerin; janti kıyafetli bey amcaların; esnaf avareliğini gezdiren orta yaş adamların; başöğretmen edalı beyefendilerin; Recep Peker mirasının sahibi herkesi yekpare mermer "bütünlüğünde" hayal eden kadim CHP duruşlu emekli memurların; elinde zikirmatik pıtır pıtır dualarla etrafı süzen orta yaş mütedeyyin hanımların; çember sakal şalvar pantolon ehli tarik kisve içinde estağfurullah çeken dervişlerin; gözünü ve gönlünü bir cep telefonu modeline vakitsiz satmış genç kızların ve genç erkeklerin. Yani herkesin. Yani hepimizin mesul olduğu bir suç geziniyor sokaklarımızda.
Kara kuru çocuklarımızdan, artist güzelliği barındırmayan bakımsız yavrucaklardan bir kuru tebessümü, taşın taşa sunacağı alakayı esirgiyoruz. Önceden hazır ettiğimiz öfkemizi yerli yersiz onlara sunmak için hazırda tutuyoruz adeta.
Ne oldu diyorsunuz… Hele ne oldu da yüreğin bu kadar kabardı? Meseleyi poster güzeli çocuktan buraya getirecek kadar nerede eğleştin.
Anlatayım…Markete girecektim.İftar''a yarım saat ya var ya yok.Eli yüzü kir pas içinde ama ışıl ışıl gözlerle bakan kara kuru bir delikanlı, Abla dedi, bana ekmek alır mısın? Almam diyecek halim yok ya alırım tabi. Ekmek alırken yanına içecek almayı da düşünüyorum.
Lakin yıllar önce yaşamış olduğum sıkıntılı bir hatıram var. Hayvanlar için sokaklara su koyun ikazının anons edildiği kavurucu bir Ağustos sıcağında dilenen iki çocuğa dondurma alınca nereden çıktığını bir türlü anlayamadığım yaklaşık yirmi çocuğun ortasında kalakalmıştım. O zamanlar kızım henüz beş yaşında. Çok korkmuştu.Çocukların her biri bir tarafımdan çekiştirip bana da dondurma al bana da deyince esnafın yardımı ile ellerinden zor kurtulmuştum.Bu acı tecrübe ile bu defa daha tedbirli olmam gerektiğine dair hızlıca düşünüyorum.
Ben böyle hızlı hızlı düşünürken helva dedi çocuk. Ekmek helva yiyecek. Hiç şaşırmadım. Helvanın markasını ve gramını da söyledi. Buna da şaşırmadım.Ben sormadan söylüyor hazır işte diye düşündüm.
Neye mi şaşırdım?
Alın terinin peşinde yüzü gözü pas içindeki o çocuk, O delikanlı bana on lira uzatınca şaşırdım.
-Bu ne?
-Ekmeğin ve helvanın parası.
Hiçbir şey anlamadım.
-Niye kendin almıyorsun?
-Bizim içerde dolaşmamızı istemiyorlar.
İşte o an kahroldum.
Alın terine, rızkını helalinden kazanan insana saygı duyacak, hele de bu küçücük bir çocuk,kavruk bir delikanlı ise kendi insanlığımızı hesaba çekerek muhatabımıza saygı duyacak iken, yaptığımıza bakar mısınız?
Bizim bir fincanı tutuşumuz bile dünyayı değiştirecek bir eylem ise varın siz hesaplayın duyarsızlığımızın boyutunu.
Bir de şunu düşünün lütfen:Bu çocuk/delikanlı bir mahalle bakkalına kendi evine girer gibi girebilirdi.Veresiye defteri kısmı ayrı bir bahis.Ama mahalle bakkalına girebilir ekmek arası helvasını alabilirdi.Bakkal bu kılık müşterileri rahatsız eder demezdi.
Kendi parası ile helva ekmek alıverdiğim o delikanlı teşekkür üstüne teşekkür etti. "Önemli değil" dedim. "Önemli olmaz mı abla" dedi "yarım saattir bekliyorum şurada.Sesimi kimseye duyuramadım."
Akşamın zikri böyle geldi: "Sesimi kimseye duyuramadım/Sesimi kimseye duyuramadım/Sesimi kimseye duyuramadım."
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.