
I-
Türkiye İstatistik Kurumu, 2008 verilerine göre "yaşam memnuniyeti" araştırmasının sonuçlarını Türk halkının yüzde 89''sı çok mutlu diye açıkladığında, "aydın"lar halkın bu "ahmak mutluluğu" ile bayağı alay etmişti.
Aynı araştırmanın 2005 sonuçları da aşağı yukarı bu rakamları gösteriyordu. Hatta 2005 yılında bazı gazeteler halkın mutluluğu ile iktidarın gücü arasında doğru orantı kurdukları için, "halkın keyfi yerinde" diyerek istihzai başlıklar atmıştı.
2009''da yapılan "yaşam memnuniyeti anketi"nin sonuçları bir iki gün önce açıklandı. Halkın yüzde 84,5''u kendini "çok mutlu" hissediyor. Aydınlara rağmen,dünyanın gidişatına rağmen, ekonomik krize rağmen Türk halkı mutlu.
Aydınlarımız halkın "bu mutlu ve umutlu halini" anlamlandıramıyor bir türlü.
Yeteri kadar tüketemeyen insanların kendilerini "mutlu" hissetmeleri "tüketim oburları" için anlaşılmaz bir şey çünkü.
Cevabı bulunamayan soru her araştırma üzerinden yenilenerek ve yinelenerek varlığını koruyor: Neden insanlar bu kadar "mutlu"?
II-
Her birimizin küçük bir hikayesi var.
Cimin karnında nokta misali.
Kültürel ve biyolojik genlerimizde kayıtlı olan hikâye ile "biz" iz.
Bizim küçük hikâyemizin yanında, bir de içine doğduğumuz dünyanın "büyük hikâye"si var.
Her birimiz bu büyük hikâyeden izler taşırız yaşadığımız yıllar boyunca.
Bazen iz, bazen yarık, bazen uçurum.
Küçük hikâyemizle yaşadığımız mekânın aktörü ya da figüranı oluruz. Bazen aktörü olduğumuzu zanneder, figüran olduğumuz bilmeden büyük "rol"ler kesmeye, baş "rol" oynamaya kalkarız.
Oysa bir zamana kayıtlıdır bizim hikâyemiz. Başı ve sonu vardır. Ne başını biliriz ne sonunu. Doğum hikâyemizi bilmeden geliriz "büyük hikâye"nin içine. Lakin öleceğimiz en başından söylenmiştir. Mucize burada tecelli eder ya zaten. "Ölümlü olduğunu bile bile yaşamaya razı olmak."
Zaman ve mekân her birimizin üzerinde izler bırakırken, biz söylemekte olduğumuz repliğin yeni tekrarını ilk defa söylediğimiz yanılgısını yaşarız her defasında.
Oysa dünya aynı dünyadır.
Farklı olan ilişkileri belirleyen kavramlardır.
Modern öncesi zamanın kavramı iyi ve kötüdür. O kadar ki güzellik bile iyi olanın içinde saklıdır.
Modern öncesinde, neyin iyi neyin kötü olduğu bilgisi din yoluyla gelir kalbimize ve zihnimize. Dinler bize fıtratımızı koruduğumuz sürece iyinin daima muzaffer olacağını söyler.
Modern zamanların kavramı doğru ve yanlıştır. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu, bilim ve özelikle de deneye dayalı gözlem verecektir bundan böyle.
Ama mutluluğun ideoloji haline gelmesi post modern zamanların tuzağı.
Aydınların, sanatçıların düşmüş olduğu "Mutluluk ideolojisi" tuzağına, halk henüz düşmediği için mutluluğun rakamları bu kadar yüksek.
Mutluluk ideolojisi insanların kendinden daha zor durumda olanları düşünerek mesuliyet almasını önleyen; sadece kendinden çok daha iyi durumda olanları görerek tüketim çarkları üzerinden haset devşirten bir ideoloji. Bu ideolojinin tuzağına düşenler için huzur haram.
Oysa Türk halkının mayasında hala tevekkül ve sabır var. Dünyanın gidişatına bakıp üzülürken; başımızda çatımız, sırtımızı yaslayacak duvarımız, cebimizde ekmek alacak paramız ve tenceremizde çorbamız var diyerek şükrediyor halkımız.
Şükrünü mutluluğun rakamlarına tespih tanesi gibi diziyor.
Aydınların, halkın mutluluğunu anlayabilmesi için önce mutluluk ideolojisini terk etmesi gerekiyor.
Nasıl mı terk edeceğiz mutluluk ideolojisini?
Üretim ekonomisi alt sınıflar ve üst sınıflar ayırımını getirmişti. Tüketim ekonomisi sınıf dışıları oluşturdu. Sınıf dışılar yeterince tüketme kapasitesi olmayanlar. Tüketme kabiliyeti olmayanları, sınıf dışı olmaktan kurtaracak olan şeyin, bizim bakışımız olduğunu idrak etmedikçe burada kilitli kalacağız. Kilitli kaldıkça kirlenecek,kirlendikçe önce kendimizden başlayarak herkesi tekinsiz kılacağız.
Yoksulu, güçsüzü, kimsesizi görmedikçe, yaralarını sarmadıkça buradan çıkamayacağız. Bu mutluluk ideolojisi bataklığından.
"Emek istiyor üzülmek bile." "Ağır Misafir" isimli kitabında "Ot toplayan kadınlar" şiirinde böyle söylüyor İbrahim Tenekeci.
"Ot toplayan kadınlar" için şiirler yazan şairlerimiz olduğu sürece mutluluk ideolojisi bataklığından çıkmamız ihtimal dahilinde. Şairler niye şiir yazar zaten."İmkansızları mümkün kılmak için.
İnanan kalpler olarak, gözümüzün dokunduğu hiç kimseyi sınıf dışı kılmamak için bir çabamız olmalı. Bu çaba olmaz ise mümin kalamayız.
Başlığa gelince ben senin "mutluluğunu" anlıyorum ey halkım.Senin şükrünü ve tevekkülünü.Modernleşmenin onca sancılı hızına rağmen haset kültürüne direnişini anlıyorum.
Mutsuzluk çoğu zaman "onda var bende niye yok" diyen hasetin toprağında büyür. Oysa Türkiye insanı aydınlarına rağmen mal-mülk hevesinde şu ölçüyü muhafaza ediyor:
Şeriat(hukuk) ölçüsü: Seninki senin benimki benim.
Tarikat ölçüsü: Seninki senin,benimki de senin.
Hakikat ölçüsü: Ne seninki senin ne benimki benim.
İnsanları bu kadar "mutlu" yapan mal-mülk değil.Ahret inancı.
Unutmayınız Türkiye insanının ilgilendiği konuların başında ne siyaset var ne moda.Ya ne var? Din.İnsanlar en çok dini konulara ilgi duyuyor,hayatını dinin mihmandarlığında şekillendirmek istiyor.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.