
Üzerlerinde biriken karlarla, gelinlik kızlar gibi giyinmiş kuşanmış çamların her birini, bir insana benzetiyorum.
Yerde kar bir metrenin üzerinde, yumuşacık.
Karların üzerine doğan güneş ile birlikte tabiat, milyonlarca elmas tanesi ağırlayan bir kuyumcu vitrinine dönüşüyor.
Mekân bir Türkiye gerçeği. Başı açık olanlar. Kapalı olanlar. Kayanlar. Kaymayanlar. Kaymaya çalışıp da bir türlü beceremeyerek ikide bir yere kapaklananlar.
Torunun kaymasına dualarla eşlik eden; röfleli saçları, pembe ojeli tırnakları ile hayatın ortasına,bitmeyen bir orta yaş azmi ile tutunmuş kadınlar.
Elinde zikirmatik dağın zirvesine bakıp bakıp Suphanallah çeken başörtülü yaşlı kadınlar. Biz her şeye talibiz diyerek kayak öğrenmeye çalışan başörtülü genç kadınlar.
Kar bu dağa yakışıyor. Bu tatil beldesine.
100 metre karelik kütük evde iki soba yanıyor. Çayları, sahlepleri taşımaya yetiştiremiyor garsonlar.
Mekânı işleten kadın 60 yaşlarında. Buranın yerlisi. Ama yüz ifadesi, yüzündeki mütebessim çehre, jestleri ve mimikleri ile dağ başında araştırma yapan Avrupalı bir antropologa benziyor.
O küçücük mekânda, iç içe masalarla insanlar sobanın ikram ettiği sıcaklığı paylaşıyor.
Üç gün ya da bir hafta. Ya da on beş gün fark etmiyor. İnsanlar “burada” bütün kimliklerini bırakıp “tatilci” kimliğine sığınıyor.
Tatilci.
Bir de benim gibi tatil yapamayanlar var. Bulunduğu mekâna ait olamayanlar. Hep köşeli kalanlar. “Burada” iken bir türlü burada olamayanlar ...
Zirveden aşağı kayanlara bakarken en çok Van''daki çocukları düşünüyorum. Yanarak ölenleri ve yangından geriye kalanları. Oysa üç gündür gazete okumadım. Televizyon seyretmedim. Ama bendeler işte. Benimleler. Onlar benimle olunca ben hiçbir yerde oluyorum. Bu yükten kurtulmanın tek bir yolu var biliyorum. Ne ki o yola bir türlü giremiyorum.
Dağ başındaki bu kahvehane Truman şow filminden bir sahne gibi.
Hayata dair hiçbir şey konuşulmuyor. Tatil ve kar.
“Aşağıda” kıyamet kopuyor.
Donarak ve yanarak ölünen kıyamet.
Burada zevke dönüşen kar biliyorum ki orada zulümden bir yorgan.
İki hafta, dört hafta haber, gündem, kampanya. Ya sonra... Sonrası yok. Gördüğümüz kadar “var” sanıyoruz herşeyi.
Başkalarının acısını parantez içine alıp önüne bir sıfır koyarak “yok “ ediyoruz. Acıları ve ıstırapları içinde bizden hizmet bekleyenlerin sorunlarını çözerek değil parantez içine alıp görmezlikten gelerek “YOK” ediyoruz.
O ulu ağaçlara bakarken; kayanlara bakarken; rüzgârın bir buse alır gibi ağaçları hafif hafif sallayışından düşen kar taneciklerine bakarken; eğlenen herkesin esasında gizli yorgunlar olduğunu düşünüyorum. İnsanlar bunca yorgun, bunca kırgın olmasa niye bu kadar kendinden kaçmaya kalksın ki.
Çağımızın gözü ve aklı Bauman, postmodern insanları ikiye ayırıyor. Serseriler ve turistler. Serseriler parasız pulsuz oldukları için bulundukları mekâna fiziki olarak yakın, ruhi olarak uzak.
Turistler her yere ve her şeye kendi istedikleri mesafeden katılıyorlar. Bauman, turistler bilet alırken yerel acılara uzak durmayı da satın alırlar diyor .
Serseri miyim? Hayır!
Turist? Hayır.
Ama siyasilerimizin çoğu turist işte. TBMM''ye girip mazbatasını alırken içinden çıktığı, oyları ile seçildiği insanların acılarına uzak durma biletini de çoktan cebine koyduğunu düşünen turist.
Ben neredeyim!
Sükûtumdan başka sığınabileceğim bir mekânım yok.
Sükût ki ikramımızdır bizim.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.