
I-
Pazartesi günü sokaklardaydım. Hayatını garsonluk yaparak sürdüren Mazlum Şeker''in, terörün “seyircisi” olarak vurulduğu saatlerde olay yerine sadece birkaç yüz metre uzaklıktaydım. Havanın ağırlığını, çatışmanın şiddetini, halkın seyirci kimliğini görebilecek bir noktada.
Kırmızı ışıkta bekliyorduk. Aracımızdaki radyodan “vuruldu vuruldu” sesi duyuldu. Muhabirin sesine acı ve şaşkınlık eşlik ediyordu ama en çok o cümle: “Bağlanın. Bağlanın. Çocuk vuruldu.” Canlı yayın. Bağlanın. Bağlanın. Çocuk vuruldu.
Hafta boyunca, haberlerden görerek haberdar olmak ile işiterek haberdar olmak arasındaki farkı düşündüm. Bu farkların kalbimizi besleyişini ya da imha edişini. Ünlü sosyolog Georg Simmel “İşitmeyen ama gören kişi, görmeyen ama işiten kişiden” daha tedirgindir der. Haberleri radyodan dinlemek ile televizyondan izlemek arasındaki fark tam da bu. Radyodan haberleri işitiyor ama görmüyoruz, televizyonda ise haberleri görüyor ama işitmiyoruz. Fonda bir ses var ama seyirci çoğu defa gelen sesi doğru anlam üzerinden duyup değerlendiremiyor. Televizyon haberciliği korkumuzu çoğaltıp empatimizi imha ediyor.
II-
Kahır pazartesi, sağır pazartesi, ağır pazartesi olarak başlayan haftamız, aynı ağırlıkta aynı acıda devam etti. Dokuz askerimizin şehit olması, Hikmet Sami Türk''ü öldürmek kastıyla anfiye gelen canlı bomba bunlardan sadece ikisi. İrili ufaklı pekçok eylem atlattık.
Eylemci Nisan''ın son pazartesisini özellikle planlamış olmalıydı. Çünkü pazartesi haftanın yedi gününden bir gün değildir. Ona daima bir sendrom eşlik eder. Hafta sonu rehaveti ille de pazartesi sendromunu yardıma çağırır hayata tutunmak için. Öfkelenmek ve şikayet etmek için. Her öfke yumağı “git başımdan pazartesi pazartesi” diye başlatılır.
27 Nisan Pazartesi de öyle olacaktı. Bostancı sakinleri öyle olmayacağını henüz bilmiyordu. Çocuklar okula gitmemek için bahane hazırlıyordu. Evin kadını camları silmek ve silmemek arasında bulutlardan haber bekliyordu. Yağmur yağacak mı yağmayacak mı? Patlamalar duyulduğunda işlerinin yarım kalacağının telaşını yaşayan bir ev kadınının cümleleri yansıdı ekranlara. “Camları silecektim.” Teröristi görse soracak adeta: “Başka gün mü bulamadın!? Bu gün benim temizlik günüm.”
Titiz ev hanımının camları silemeyeceği için efkarlandığı dakikalarda, işine gitmeden önce keyif kahvesini yudumlayan adam çıktı balkona. Dışarıda çatışma, beyefendinin elinde bir fincan kahve. “Bir yudum kahve seyirsiz olmaz. Ucunda ölüm olsa dahi.” Hani böyle bir slogan eşliğinde bir film karesi sanki.
Operasyonun başarı ve başarısızlığı kadar necip halkımızın şu iki görüntüsü üzerine pek çok tartışma programının yapılması gerekiyor. Bir tarafta seyir hali bir tarafta bu çatışmadan çocuklarını korumak için ne yapacağını bilememenin paniğini yaşayan anneler. En korunaklı pozisyonun ne olduğuna panik içinde bir türlü karar veremeyen pekçok anne de vardı o bitimsiz saatlerin içinde. Medya böyle durumlarda insanların ne yapması gerektiği konusunda bilgilendirici programlar hazırlamayı sosyal sorumluluk projeleri kapsamı içinde ele almayı ilke edinmeli.
III-
Olay mahallinden naklen yayın bizi bir defa daha görüntüledi. Bizi, ta içimizi. Seyretmelere doyamayan bir millet olduğumuzu. Oysa bir hikaye olarak Deccal hikayesi gizlidir kültürel kodlarımızda. Bu kodda seyrin bizi ölüme çağıran bir tuzak olduğu kayıtlıdır.
Sahi siz Deccal hikayesinin bu versiyonunu hiç duymadınız mı?
Rahmetli büyükannem anlatırdı. Deccal kaval çalarak sokakları geçecek. Kavalından büyülü bir ses yükseldiği için pekçok insan nereye gittiğini bilmeden o sesin peşine takılacak. O sese kapılmayanlar kıyametin şerrinden kurtulacak. Kapılanlar o sesi hem dünyalarını hem ahretlerini yitirmek pahasına dinleyecek.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.