Türkiye fotoğrafı olarak roman ve futbol

00:0023/11/2007, Cuma
G: 29/08/2019, Perşembe
Fatma Barbarosoğlu

Güney Kore''ye hareket etmeden 48 saat önce bindiğim taksinin radyosunda, fena fil futbol konuşuluyordu. Daha doğrusu Beşiktaş''ın hezimeti.Türk-Kore dostluğunun 50. yıldönümü münasebetiyle davet edilmiş üç yazar, bir eleştirmen olarak Türk Edebiyatı''nı temsil etmek üzere Kültür Bakanlığı''nın TEDA Projesi kapsamında 10 saat uçmayı göze almıştık. Zihnimin arka planında Türk romanı, kulaklarımda radyodan gelen fanatik taraftarın zapt edilemeyen öfkesi, beni bir zamanlar Fethi Naci tarafından ifade

Güney Kore''ye hareket etmeden 48 saat önce bindiğim taksinin radyosunda, fena fil futbol konuşuluyordu. Daha doğrusu Beşiktaş''ın hezimeti.

Türk-Kore dostluğunun 50. yıldönümü münasebetiyle davet edilmiş üç yazar, bir eleştirmen olarak Türk Edebiyatı''nı temsil etmek üzere Kültür Bakanlığı''nın TEDA Projesi kapsamında 10 saat uçmayı göze almıştık. Zihnimin arka planında Türk romanı, kulaklarımda radyodan gelen fanatik taraftarın zapt edilemeyen öfkesi, beni bir zamanlar Fethi Naci tarafından ifade edilmiş ve uzun uzun tartışılmış o cümleye götürdü: “Ne kadar Türk futbolu varsa o kadar Türk romanı vardır.”

Cümle hâlâ geçerliliğini koruyor mu? Zaman zaman futbol, zaman zaman da roman atağa kalktı. Galatasaray''ın UEFA başarısı ya da Orhan Pamuk''un almış olduğu Nobel Edebiyat Ödülü. Şimdilik durum berabere gibi gözüküyor.

2005 yılında, futbola verilen desteğin edebiyattan esirgenmemesi gerektiğini inanan, dönemin Kültür Bakanı Atilla Koç ve Kültür Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Mustafa İsen''in Türk Edebiyatı''nı dünyaya tanıtmak için başlatmış oldukları TEDA Projesi ile, romanın futbolu geçmesi mümkün gibi görünüyor. Eserlerin yabancı dilere çevrilmesi için ya bir ajans ya da bizzat yazarların kendilerinin çalışması gerekiyor. Eserleri yayınlayacak yayınevi bulunduğunda TEDA Projesi kapsamında bütün çeviri masraflarını Kültür Bakanlığı karşılıyor. İşte tam bu noktada ciddi bir sorun ortaya çıkıyor. Bunu başka bir yazıda uzun uzun tartışmak üzere TEDA Projesi''nin yazarı kendi eserini “pazarlama” yükümlülüğünden kurtarması gerektiğini söylemekle yetineceğim şimdilik. Yazarlar mümkün olduğu kadar yurt dışına açılmalı, gittikleri ülkelerin edebiyat ortamlarına dahil olmalı.

Bizde yeni başlayan bu uygulama esasında dünyanın bütün gelişmiş ülkelerinde yürürlükte. Mesela bir grup Hollandalı yayıncının Cağaloğlu''ndaki yayınevlerini ziyaretine tanık oldum. Yayıncılar, Hollandalı yazarların eserini yayınlatacak yayınevi arıyorlardı, TEDA Projesi''ne benzer bir yöntem ile. Yani Türkiye''de Türkçe basılacak Hollandalı yazarların eserlerinin bütün masraflarını karşılamaya hazır idiler. Projelerini sundukları yayın yönetmeni “Biz dedi Hollanda''yı daha ziyade ressamları ile tanıyoruz. Hollanda romanından pek haberdar değiliz.”

“Biz de bunun için buradayız ya” dedi, Hollanda romanını tanıtmak üzere seyahat etmeyi göze almış yayıncılar.

21. Yüzyıl''da, büyük hikayenin katılığını; yani küresel ısınma, tek kutupluluğun açmış olduğu belirsizlik, dünyadaki bütün ganimeti sadece zenginlerin paylaşması, hastalıklar için ilaçların değil ilaçlar için hastalıkların üretildiği bir dünyada yaşamanın katılığını; sanatçılar küçük hikayeler üzerinden kırmaya çalışıyor. Hikayenin katılığını yumuşatabilecek, daha doğrusu hem kendimizin hem “öteki”nin acımasızlığını, yalnızlığını, umutsuzluğunu, vahşiliğini görebileceğimiz ve gösterebileceğimiz tek yer sanat. Kapitalizmin oluşturmuş olduğu yatay düzeneği, sanatçılar da kendileri açısından kullanmak zorunda. Nasıl dünyanın bir köşesinde yaşayan ile diğer köşesinde yaşayanı eşitleyen, birbirine benzeten şey aylık geliri ise, sanat da duyarlılığı paylaşmaya hazır insanlardan bir enlem oluşturmaya çalışıyor. Bunun için ülkeler edebiyatlarını başka ülkelerin okurlarına ulaştırmaya büyük önem veriyor.

Kütüphaneler ve Yayınlar Genel Müdürü Ümit Yaşar Gözüm''ün de hazır bulunduğu, Güney Kore Çeviri Enstitüsü''nün İstanbul''da vermiş olduğu kokteylde, kısacık bir zaman diliminde bile ru be ru iletişimin ne kadar önemli olduğunu fark ettim. Tanışmış olduğum Koreli yazarların kitaplarını bir hafta içinde okuyarak ne kadar ortak bir “dünya”mız olduğunu görmek şaşırtıcı ve öğretici oldu. Özellikle İ.Munyol''un “Değişen Kahramanımız” adlı romanı yer isimlerini ve özel isimleri parantez içinde tutarsak sanki “burada” geçiyormuşçasına “biz”den bir hikaye.

Dünya''nın “BİZ” olmaya ihtiyacı var. BİZ''in harcını, farklılıkların değil benzerliklerin altını çizen edebiyat gerçekleştirecek.

Güney Kore dünyayı BİZ kılmak için kültür sanat alanında atağa kalkmış. Çok etkileyici bir beş gün yaşadık. Güney Kore izlenimlerimi anlatmaya devam edeceğim.

Yazının başlığına gelince …Güney Kore''de en çok Orhan Pamuk, Şenol Güneş ve Hakan Şükür tanınıyor. Hatta Şenol Güneş cep telefonu reklamıyla bütün Güney Kore''nin dünya ile iletişim kurmasının sembolü.