Türkiye"nin anneleri neden yılgın?

00:006/02/2013, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Fatma Barbarosoğlu

Pazartesi günü size Halep"ten Konya"ya iltica eden, 29 yaşında beş çocuk annesi Necla"nın hikâyesine tanıklığımı nakletmiştim.Necla, Türkiye"de çocukların sevilmediğine şaşırıyordu. Bu kadar çocuğu ne yapacaksın sorusunun sorulmasına.Siz Necla"nın hikâyesini çok sevdiniz. Onun hikâyesi sizi şükür ve sabır bahsine davet etti.Necla"nın sorusuna pek odaklanmadınız.Türkiye"de insanlar neden çocuk sevmiyor diye soruyordu Necla. Benim getirdiğim çocuğa neden kızıyorlar diye soruyordu.Oysa devletin verileri

Pazartesi günü size Halep"ten Konya"ya iltica eden, 29 yaşında beş çocuk annesi Necla"nın hikâyesine tanıklığımı nakletmiştim.

Necla, Türkiye"de çocukların sevilmediğine şaşırıyordu. Bu kadar çocuğu ne yapacaksın sorusunun sorulmasına.

Siz Necla"nın hikâyesini çok sevdiniz. Onun hikâyesi sizi şükür ve sabır bahsine davet etti.

Necla"nın sorusuna pek odaklanmadınız.

Türkiye"de insanlar neden çocuk sevmiyor diye soruyordu Necla. Benim getirdiğim çocuğa neden kızıyorlar diye soruyordu.

Oysa devletin verileri bizi çok çocuk sahibi olmaya çağırıyor son birkaç yıldır.

Lakin sorun şu: Çocukları sevmeye değil de saymaya çağırılıyoruz daha ziyade. Bir iki üç beş.

Hanelerimizin çocuklarına, cennetten armağan, dünyanın meyvesi çocuklarımıza, rakamlar üzerinden bakmak yerine, ailenin geçirdiği değişim üzerinden bakmamız gerekiyor. Çocukları saymaya değil sevmeye başlamamız gerekiyor. Diyeceksiniz ki çocuk sevmediğimizi nereden çıkarıyorsun. Bir imaj olarak çocukları seviyoruz elbet. Herkes kendi çocuğunu seviyor filan. Sorun tam da burada başlıyor.

Diyorsunuz ki karıştırma şimdi bunları. Pazartesi gün ne güzel Türkiye: Yılgın Anneler diyarı dedin. Biz de pek beğendik. Kayınvalide gelini için, bey hanımı için, bekar erkekler kariyer peşinde olmakla suçladıkları müstakbel eşleri için "yılgın anne" tabirini canı gönülden kabul etmişken; sosyal medya alıp bağrına basmışken; ellerin dert görmesin, gönlün sızlamasın iltifatlarına seni gark etmişken; deve dikeni gibi başlama diyorsunuz. Diyorsunuz diyorsunuz duyuyorum. Ve dahi duyduklarıma cevap niyetine yazıyorum.

Tespit, bütün sorunu kadınların üzerine yüklediği için çok sevdiniz. Size mesuliyet vermediği için sevdiniz. Böyle yaşıyoruz artık. Süreci anlamaya çalışmak, değişen doku içinde değişmemesi gerekeni bulmak yerine birilerine faturayı çıkarıp rahatımıza bakıyoruz.

Neden Türkiye yılgın anneler diyarı?

Nüfus planlamasının en akılda kalan sloganı olarak, bir zamanlar bakabileceğin kadar çocuk cümlesi her vesile ile karşımıza çıkardı. Bakmaktan maksat ekonomik olarak ihtiyaçlarını karşılamak idi.

Bu slogan, durmadan tekrarlanmasına rağmen ortalama Türk ailesi için başlangıçta çok etkili olmadı. Her çocuk rızkı ile doğardı. Buna canı gönülden inanılırdı.

Rızk ile risk arasında bir geçişkenlik bağı kurulmamıştı henüz.

Dikkat buyurunuz lütfen: Rızk ile risk arasındaki ünsiyet rahmet ile anmalara doyamadığımız Özal döneminde başlamıştır. Tüketim toplumu kodları hayatımıza Özal"lı yıllar ile girmiştir.

"Bakabileceğin kadar çocuk" sloganını hayatın bir gerçeği olarak Türk ailesi 80"lerin ortasından itibaren rızık ile risk arasında kurulan denge üzerinden idrak etmeye mecbur kalmıştır.

Rızk anlayışı riske edilmeden önce mesela Karadeniz"de ortalama çocuk sayısı kaç idi?

Kişi başına düşen milli gelirin artmasıyla doğum oranının azalması arasındaki bağlantının düğümünü nereden çözmeye başlayacağız?

Bakabileceğin kadar çocuk sloganını kadınların pek çoğu bugün maddi imkân olarak algılamıyor. İlgilenmek, güç yetirmek olarak algılıyor.

Anneler çocuklarıyla sahiden başa çıkamıyor.

Bir kere daha söylüyorum bugün anneler çocukları ile başa çıkamıyor. (Siz bu cümleyi üç defa daha okuyun yüksek sesle.)

Dünün kadınları, 60 metre kare evde beş çocuk büyütürken bu gün 90 metrekare evlere iki çocuk sığdıramıyoruz. Neden?

Yorumlarınızı bekliyorum. Ama lütfen faturayı kadınlara keserek değil, sosyal hayatın değişen dokusu üzerine kafa yorarak cevap aramaya çalışalım.