Yaşmaklı nineler bile “postmodern”!

00:004/12/2007, Salı
G: 29/08/2019, Perşembe
Fatma Barbarosoğlu

Teknolojinin hayatımızdaki amansız yükselişi ile beraber ölüm ile daha sık karşılaşıyoruz. Daima “başkalarının ölümü” ile. Acısı bizden uzak ölümlerle. Ölüm ile karşılaşma katsayımız arttıkça ölümün sunmuş olduğu ibretlerden de uzaklaşıyoruz.Aristoteles her ölümde “kendi ölümümüze ağladığımızı” söylüyordu. Kendi ölümümüze ağlamak için “ölüm”ü unutmamız gerekiyor. Hepimizi içine alan, hepimizi eşitleyen ölüm paydasını unutmamak.“Başkasının ölümü”nü kendi ölümümüz kadar yakın hissedelim diye uçak

Teknolojinin hayatımızdaki amansız yükselişi ile beraber ölüm ile daha sık karşılaşıyoruz. Daima “başkalarının ölümü” ile. Acısı bizden uzak ölümlerle. Ölüm ile karşılaşma katsayımız arttıkça ölümün sunmuş olduğu ibretlerden de uzaklaşıyoruz.

Aristoteles her ölümde “kendi ölümümüze ağladığımızı” söylüyordu. Kendi ölümümüze ağlamak için “ölüm”ü unutmamız gerekiyor. Hepimizi içine alan, hepimizi eşitleyen ölüm paydasını unutmamak.

“Başkasının ölümü”nü kendi ölümümüz kadar yakın hissedelim diye uçak faciasında hayatların kaybedenlerin hikayelerini olabildiğince yakınlaştırıyor ekran dili. Kimisi babasının bile görmediği bir bebek, kimisi babaannesinin cenazesine yetişen Çince bilen tiyatro tutkunu genç oluyor. Onca yakınlaştırma çabası yine de ölenleri “başkasının ölümü”/başkasının kaybı olmaktan kurtarmıyor. Başkasının ölümü,“burnum deydi burnuna yokun” dedirtecek bir metafizik ürpertiye dönüşmeden, sıradan bir merakın parçası olarak ulaşıyor ekranın bu tarafındakine. Bu merak zaman ile mekanı kendi içinde eritmeye hevesli postmodern öznenin merakıdır artık. Bütün eziyetlere “ben de oradaydım, olanları gördüm”ü dillendirmenin ayrıcalığına kavuşmak için katlanılmaktadır.

Jandarmayı bile çaresiz bırakan köylü teyzelerin, o yaşmaklı teyzelerin merakı tam da postmodern bir merak işte. Ölümün mekanına tanık olarak ben de oradaydım diye özetlenebilecek postmodern bir tavır ile çıkıyorlar ellerinde değnek, dizlerini tuta tuta onca yüksekliğe. TV muhabiri genç kadın kendisinin mesleki olarak çıkmak zorunda kaldığı, kariyeri için üstelik oldukça önemli olduğunu düşündüğü için katlandığı onca cefayı, bu yaşlı teyzelerin sırf “merak “ yüzünden katlanmalarını anlamakta güçlük çekiyor: “Niye çıktınız teyze bunca soğuğa rağmen.”

Yaşmağının altında kınalı saçları görünen teyze inci gibi dizili takma dişleri ile gülerek cevaplıyor muhabirin şaşkın sorusunu: “Merak ettik.” Merak etmişlerdir. Her zaman köylerinin yakınına bir uçak düşmediğine göre bu tarihi anı değerlendirmelidirler. Yanlarına aldıkları torunlarıyla beraber etrafta olabilecek muhabirlere, kameralara karşı hazırlıklıdırlar. Ekran onları gösterdikçe “tarihi an” içine gireceklerdir. Herkesin beş dakikalığına şöhret olduğu bir zamanda onlar da paylarına düşen ganimeti gönül hoşluğu ile kabul edeceklerdir.

Sevdiklerini kaybedenlerin hayatına kara bir milat olarak düşen 2007 Kasım sonu, civar köylerin hayatına “tarihi bir an” olarak düşecektir bundan böyle. Tarihler, hatırlatmalar, hafızanın kıvrımları “Atlas uçağın” düştüğü vakit diye mimlenecektir bundan böyle.

Hayatın ne kadar seküler, ne kadar öbür dünya bilincinden uzak olduğunu fark etmek için ölümü karşılama ve “rahmetli”yi “son yolculuğuna” uğurlama biçimlerine bakmak neredeyse yeterli. Kızının tabutunu kucaklayan acılı anne “korkma kızım” diye teselli ediyor biricik evladını. “Orada dayın var, deden var.” Sanki bu dünyadan “öte dünya”ya uğurlanmamaktadır da sevgili evlat “adres, tanıdık soracağı” bu dünya benzeri yeni bir dünyaya uğurlanmaktadır.

Her şey turizmin bir parçası gibi sanki. Yaşmaklı köylü kadın da evladını uğurlayan anne de ölümün mekanını turistik bir “yer” gibi algılıyor. Sadece onlar mı hepimiz öyle algılıyoruz. Bu satırların yazarı bile…

Kazalardan ve ölümlerden daha “öldürücü” olan bu işte!

Her ölüme, her kazaya sabotaj ihtimali karıştırma hikayemizin altında da “değer verdiklerimizin” ölümünün sıradan bir ölüm, sıradan bir kaza olmasına duyduğumuz isyan var. Hikayeyi “derinleştirerek” kıymetlendirdiğimizi sanma yanılgısı.

Tanpınar, yaşmaklı ninelerin ölümü turistik bir heyecana dönüştüren meraklarına tanık olmuş olsa idi cümlesini yine öyle kurar mıydı? “Esas mucize ölüm şuuruna rağmen yaşıyor olmamızda” diye…

Sanmıyorum!