|
Yazarlar

Allah’ın hükmü, âlimlerin hükmü, Vehhâbîler…

04:00 . 13/11/2022 Pazar

Hayrettin Karaman

1934 yılında Çorum'da doğdu. İlk İmam Hatip okullarından biri olan Konya İmam Hatip Okulu ve İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'nde okudu. İki yıl İstanbul İmam Hatip Okulu'nda meslek dersleri öğretmeni olarak çalıştıktan sonra İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'ne fıkıh asistanı oldu. Yüksek İslam Enstitülerinin İlahiyat Fakülteleri'ne dönüşmesinin ardından akademik çalışmalarını tamamlayarak sırasıyla doktor, doçent ve profesör unvanlarını aldı. Yarım asra yaklaşan fikir ve meslek hayatı boyunca, yurtiçi ve yurtdışında binlerce konferans, seminer, panel, vaaz, hutbe, kurs, yazılı ve görsel medya programı, eğitim programında yer alarak eğitim, öğretim, tebliğ ve irşad faaliyetini sürdürdü. Aralarında bugünün tanınmış bilim ve fikir adamları olan binlerce öğrenci yetiştirdi. 2001 yılında yaşanan baskılara karşı çıkarak Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesindeki görevinden -yaş haddi dolmadan emekliliğini isteyerek- ayrıldı. 2001-2004 yılları arasında Avrupa Uluslararası İslam Üniversitesinde (Hollanda) misafir öğretim üyeliği yaptı. İslam’ın İlk Emri Oku, Nesil, İzlenim, Gerçek Hayat, Eğitim Bilim gibi dergilerde devamlı yazdı. M.Ü. İlahiyat Fakültesinde İslam Hukuku Anabilim dalı başkanlığı ve Fakülte Kurulu üyeliği yaptı. MÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu üyesi olan Karaman, çıktığı günden beri Yeni Şafak Gazetesi’nde köşe yazısı yazmaktadır. Üç çocuğu, yedi torunu ve dört torun çocuğu vardır. Basılmış Eserlerinin sayısı 50 civarındadır.

Hayrettin Karaman

Soru

Saygıdeğer hocalar,

Ehlisünnet olmayı Kur’ân’la ilişkilendirmek için Kur’ân’da geçen “Allah’a ve Peygamber’e itaat edin” ayeti gösteriliyor. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in ilk sünneti Kur’ân’ı anlamaktır. Çünkü Kur’ân, Hz. Cebrail Aleyhisselam tarafından kendisine iletildiği zaman Peygamber Efendimiz ilk olarak Kur’ân’ı anladı ki, dini öğrensin.

O zaman ehlisünnet cemaatleri de Peygamberimiz’e itaat ederek öncelikle Peygamberimiz’in ilk sünneti Kur’ân’ı anlayarak, Kur’ân’daki “Hüküm sadece Allah’a aittir” ayetine itaat etmeli. Hocaların, âlimlerin, mollaların hükümlerini hâşâ Allah’ın hükmü gibi görmemeli. Böylece Allah’ın yasaklamadığı şeyleri din diye dayatmamalı ve âlimleri, kabirleri kutsal mekânlar değil de, sadece Allah yolunda yol göstermiş insanlar olarak görmeli ve tevhidin tek olan Allah’a iman (İhlas suresinin belirttiği gibi), EHAD, tek olarak Allah’a ibadet ve duayı hayatının her alanında icra etmeli değil midir? Oysa günümüzde cemaatler âlimleri kutsal varlıklar gibi görüyor. Oysa Kur’ân’da Hristiyan ve Yahudilerin de bu tür yanlışlığa düştüğünü belirtiyor.

Bu tevhid farkındalığında, halife isimlerinin Allah’a ibadet mekânı camilerde yer alması tuhaf değil midir? Bunun Vehhabilik, Selefilik vb. ilgisi yoktur. Fatiha suresinde her rekatta “İyyake na’budu ve iyyake nestain” diyerek “Sadece Allah’a ibadet eder ve Allah’tan medet umarız” demiyor muyuz? Saygılarımla (İ.T.)

**

Soruları ayırarak cevap yazacağım:

1. O zaman ehlisünnet cemaatleri de Peygamberimiz’e itaat ederek öncelikle Peygamberimiz’in ilk sünneti Kur’ân’ı anlayarak, Kur’ân’daki “Hüküm sadece Allah a aittir” ayetine itaat etmeli…

Cevap

Ehlisünnet cemaatleri elbette Kur’ân’ı anlamaya çalışıyor. Bu vazife aslında bütün müminlere aittir, fakat hayat şartlarının müsait olmaması yüzünden yine Kur’ân’daki emre uyarak bilmeyen bilene sorar olmuştur. Hiçbir ehlisünnet âlimi Allah’tan başkasının dinî hüküm koyabileceğini söylemez ve böyle bir inanç taşımaz. Peygamberimiz’in Kur’ân dışında açıkladığı dinî hükümler de Allah’a aittir, Allah bir başka şekilde vahyetmiştir.

1. Hocaların, âlimlerin, mollaların hükümlerini hâşâ Allah’ın hükmü gibi görmemeli. Böylece Allah’ın yasaklamadığı şeyleri din diye dayatmamalı…

Cevap

Hiçbir ehlisünnet âlimi veya sıradan mensubu “hocaların, âlimlerin, mollaların” hükümlerini, Allah’ın Kitabı’ndan ve hükmünden bağımsız olarak ortaya konmuş hükümler olarak görmez ve böyle bilmez; âlimlerin söyledikleri ve yazdıkları anlama yoluyla Kur’ân’a dayanmakta ve bu mânâda Allah’ın hükmü olmaktadır; “Bizim anladığımıza göre Allah’ın hükmü şudur” demektedirler; zaten başka türlü de Allah’ın hükmü bilinemez.

1. Âlimleri, kabirleri kutsal mekânlar değil de, sadece Allah yolunda yol göstermiş insanlar olarak görmeli ve tevhidin tek olan Allah’a iman (İhlâs suresinin belirttiği gibi) EHAD, tek olarak Allah’a ibadet ve duayı hayatının her alanında icra etmeli değil midir? Oysa günümüzde cemaatler, âlimleri kutsal varlıklar gibi görüyor. Oysa Kur’ân, Hristiyan ve Yahudilerin de bu tür yanlışlığa düştüğünü belirtiyor.

Cevap

“Kutsal mekânlar”, “kutsal varlıklar” ifadenizden maksadınız oraları ve onları hâşâ Allah gibi kendilerine ibadet edilen veya Allah adına hüküm koyan, icra eden varlılar gibi görüyorlar” demekse, bu ehlisünnete iftira olur. Kimse belli bir mekâna tapmıyor, belli bir şahsı hâşâ Allah’a eş koşmuyor! Bütün ehlisünnet Müslümanlar bir Allah’a ibadet ederler ve hiçbir şeyi ona eş koşmazlar.

İnsanlar Allah’a yakınlık ve bu yakınlığın bahşettiği olgunluk, etki, eğitim kabiliyeti… bakımından eşit değildir. Evet, her mümin için bu kapı açıktır. Kutsi hadiste “Farz ve nafile ibadetler ile kulun Allah’a yaklaşacağı ve sonunda bütün organlarının Allah’ın emrine gireceği…” müjdeleniyor ve bu imkân belli kişilere özgü değildir; kim kemiyet ve keyfiyet bakımından yeterli ibadet yaparsa o, hadiste geçen ifade ile “velî” olur. Bu insanlara saygı gösterenler, onların sohbetlerine katılanlar, tavsiyelerine kulak verenler onları hâşâ Allah’a eş koşmuyorlar; koşan varsa o ehlisünnet de mümin de değildir; onları, Allah’a güzel kul olabilmek için kılavuz olarak görüyorlar.

Türbeleri, mezarları ziyaret edenler elbette bunu ibret almak, ölümü hatırlamak, orada yatanlar için dua etmek maksadıyla yapmalıdırlar. Eğer oralarda yatan kişilerin yukarıda ifade ettiğim velilerden biri olduğuna inanıyorlarsa ziyaret maksadına bir de “örnek alma” eklenir.

Efendimiz’in (s.a.) Ravzasını ziyaretin tek Allah’a kulluk bilinci, aşkı, sevgisi… bakımından etkisi vardır, ziyaretçi O’na tapmaz, Allah’ın O’na olan sevgisinden nasip almaya taliptir. Ve mescidinde ibadet ise yine bir tek Allah’a yapılan ibadettir; sevabı daha fazla olduğu Peygamberimiz (s.a.) tarafından bildirildiği için orada namaz kılmayı istemektedirler.

1. Bu tevhid farkındalığında, halife isimlerinin Allah’a ibadet mekânı camilerde yer alması tuhaf değil midir? Bunun Vehhabilik, Selefilik vb. ilgisi yoktur. Fatiha suresinde her rekatta “İyyake na’budu ve iyyake nastain” diyerek “Sadece Allah’a ibadet eder ve Allah’tan medet umarız” demiyor muyuz?

Cevap

Bu isimlere, Hristiyanlık’ta olduğu gibi tapınma diye bir şey yoktur. Ehlisünnet Müslümanlar camilerde hangi isim ve yazı olursa olsun bir tek Allah’a ibadet ederler.

Bu isimler, rastgele isimler değildir, Allah’ın kendilerinden razı olduğu Kur’ân’da açıklanmış isimlerdir, onların adlarını camilerde gören ve okuyanlar merak ederler de hayat hikâyelerini okurlarsa Allah’ın razı olduğu kullar olma yolunda bir imkân, bir örnek daha elde etmiş olurlar.

Vehhâbîlerin, Selefîlerin önemli hatası, şirk olmayan inanış ve davranışları şirk saymaları ve ümmeti bölmeleridir. Çok yaygın bir örnek verelim: Peygamberimiz’in (s.a.) Ravzasını ziyaret eden Peygamber âşıkları, yüzlerini Ravza’ya dönüp ellerini kaldırarak “bir tek Allah’a” dua etmek istiyorlar, Vehhâbîler/Selefîler sanki bu büyük bir günah veya şirkmiş gibi insanları azarlıyor, buna imkân vermiyorlar; hâlbuki kimse Efendimiz’e tapmıyor, bir tek Allah’a tapıyor, Peygamberimiz’i de örnek almaya çalışıyor.

Peygamberimiz Ebedî Âleme (Yüce Dost’a) gidince o Yüce Dost’un Peygamberimiz’e olan sevgisi de sona mı eriyor? Asla, işte o sevgiden nasiplenmektir bütün dâvâ.

#Soru Cevap
#Din
#Vehhabiler
#Alimlerin hükmü
3 ay önce
default-profile-img
Allah’ın hükmü, âlimlerin hükmü, Vehhâbîler…
Dâhili ve hârici işler
Yıkım mutabakatı, intihal vaatler
Batı’nın korkusu (3) Türkiye’nin yeniden sistem-kurucu bir aktöre dönüşmesi
6’lı masanın Batı’dan beklediği aday işareti CIA yöneticisi olan 15 Temmuz firarisi Henri Barkey’den geldi?
Dokuz ülkeye karşı on ülke üç kıta