Aylık edebiyat dergisi Hece, 1997 Ocak ayından beri, belki de maaş ödemelerinin ayın 15''ine alınmış olmasını gözeterek, her ayın 15''inde yayımlanıyordu. Bu durum, derginin vaktinde çıkmadığı gibi bir izlenimin doğmasına yol açtığından dergi yönetimi, bundan böyle her ayın başında Hece''nin okura ulaşmasını uygun görmüş; bu değişikliği en uygun biçimde gerçekleştirmek için de şubat-mart sayılarını birleştirip 26-27. sayıyı 140 sayfaya yaklaşan oylumlu bir dergi olarak sunmuş.
Hece''nin bu birleşik sayısında şiirimizin büyüklerinden Şeyh Galib''e ayrılmış bir bölüm de var. Bu bölümde Muhsin Macit, Mehmet Can Doğan, Necip Fazıl Duru ve Hasan Ali Kasır''ın incelemelerinin yanı sıra Esver Ölüç ile Mehmet Solak''ın denemeleri, Ömer Erdem ile Mustafa Ünal''ın şiirleri, Ahmet Cemil Bedir''in Şeyh Galib Kitabı''nı tanıtan yazısı, Galip Dede''nin tarihsel ve güncel çehresine çeşitli ve hoş ışıklar düşürüyor. Dosyada Şeyh Galib''in Divan''ı ile Hüsn ü Aşk''ından seçmelere de yer verilmiş. Üç gazel, dört kıt''a ve Hüsn ü Aşk''tan şairliğin mahiyetine ilişkin bölüm, bence isabetli bir seçim olmuş.
Seçilen dört kıt''adan ikincisi şöyle:
Eğer desem ki hevâlar açıldı geldi behâr
Murâd odur ki benimle muhabbet eyledi yâr
Ya söylesem ki çemen goncelerle zeyn oldu
Odur garez ki tebessümle söyledi yâr
Bu dörtlükte söylenenleri, şiir dilinin simgeselliğine örnek olsun diye de okuyabiliriz; şairin yaşantısının ve bakışının dış dünyanın gerçekliğini değiştirebilecek denli güçlü oluşuna kanıt diye de gösterebiliriz. Ayrıca şiirde sözü edilen Yâr''in insan-sevgili olması ne kadar mümkünse; baharın ve havaların da, goncalarla süslenen bahçenin de yaratıcısı, şairin gerçek sevgilisi Allah olması da o kadar mümkün görünüyor.
Ancak şiirin imlâsını sevemediğini söylemeliyim. Kanıtlayamam elbette ama öyle sanıyorum ki Şeyh Galip, bu kıt''adaki ''hevâlar''ı ''havâlar'', ''behâr''ı ''bahar'', ''goncelerle''yi ''goncalarla'' ve ''garez''i de ''garaz'' biçiminde telâffuz ederdi. Çünkü yüzyıllar içinde Türk hançeresi, Arapça yahut Farsça nice kelimeyi kendi edâsına, kendi tarzına uydurmuştur. Bu uyduruşun yüzlerce örneğinden biri de Arapça''nın ''Hecâ''sının dilimizde ''Hece'' oluşudur.
Bu arada Atilla Özkırımlı''nın "Türkçe''yi sevmek yetmez" başlıklı yazısında Yağmur Atsız''a yönelttiği, imlâya ilişkin eleştirilerin çoğuna katıldığımı belirteyim. Ancak kimi uzun hecelerin Türkçe''de kısaltıldığına ilişkin örneklerinden üçü, yanlış örnek olmuş: Esas''ın, cevap''ın, taklit''in ikinci hecelerinin uzunluğu "Esâsında, cevâbımız, taklîdi reddir" derken açığa çıkar; bu cümledeki şapkalı heceleri kısa söylemek bir kusurdur. Dolayısıyla bu üç sözcüğü ''insan'' ve ''meydan''la aynı kefeye koymamak gerekir.
Ayrıca Özkırımlı''nın son cümlesi de pek tuhaf olmuş: "Bir yazar "kısa hecelerin uzun, uzunlarının kısa söylenmesi" diyebiliyor, söylenenin hece değil de hecenin içindeki bir ses olduğu basit gerçeğini bile bilmiyorsa, ne denir?" (Radikal iki, 14 Mart 1999) Sayın Özkırımlı, hecelerin yazıda bile bölünemeyeceği gerçeğini bilmiyor mu ki, söylenirken bölünebileceğini varsayabiliyor? Bazen, münâzara, nazarı köreltecek kadar kızışıyor gaa-li-baa!
Başlıklar :

