Her 24 Nisan yaklaşırken olduğu gibi bu yıl da gündemimize 1915 var. Bu yıl 1915'in 100. Yılı, tıpkı 1. Dünya Savaşı'nda yaşanan pek çok trajedinin de olduğu gibi. O yüzden her yıl beklenen gerek Ermeniler gerek Türkler tarafından heyecanla beklenen 'ABD 24 Nisan için ne diyecek?' sorularının cevaplarının yanına bir de Papa'nın yorumu, AB'nin çıkışı ve daha başka bir sürü şey eklendi. Geçtiğimiz yıl 23 Nisan'da Başbakanlık tarafından yapılan ve tarihte bir ilk olan mesajla atılan adımın üstüne, Ahmet Davutoğlu tarafından devamı getirilen yazılı açıklama ve bu yıl İstanbul'da 24 Nisan'da, Çanakkale'de 24-25 Nisan'da gerçekleşecek olan törenlerle başkaları da atılıyor.
Doğruya doğru, 1915 uzun yıllar bir tabu olduğu için Türkiye'nin inkarı ve Ermeni diasporasının sadece 'soykırım' kelimesine dayalı ısrarcılığı dışında neredeyse pek bir şey konuşulmadı kamuoyu önünde bu konuya dair. Ak Parti hükümetinin, Türkiye'de toplumun genel kanısı aksi yönde olsa dahi bu konuda oldukça önemli adımlar atarak tarihte ilkleri gerçekleştiriyor olması da pek bir işe yaramadı. Aksine her konunun olduğu gibi bu konunun da Ak Parti muhalifliği üzerinden yazılıp çiziliyor ve konuşuluyor olduğuna şahit oluyor olmamız da pek şaşırtıcı değil bugün bizler için. Zira HDP-MHP-CHP koalisyonu gibi, etnisite, milliyetçilik ve ulusçuluk temelleri üzerinden birbirine taban tabana zıt duran siyasi kimliklerin anormal birliktelik formüllerin dillendirildiği ve normalmiş gibi konuşulduğu günlerden geçiyoruz. Böyle zamanlarda her şeyi konuşmak mümkün olabiliyor.
Açıkçası 1915'in de altında imzası bulunan İttihat ve Terakki'yi bugün hala yaşamakta olduğumuz pek çok sıkıntının ve acının başlatıcısı olarak gördüğüm için, karıştıkları her olaya şüpheyle yaklaşmayı tercih ediyorum. 1. Dünya Savaşı'nı getiren milliyetçilik akımının ardındaki akıl, zaten nasyonalizm ateşini yaktığı günden savaşa kadar toplumlar arasına nifak sokmayı, Arap, Türk, Slav vb. tüm gençlerin heyecanını milliyetçilik ateşiyle kırbaçlayarak ustalıkla başarmıştı. Osmanlı tebaası içinde bitmeyecek bir huzursuzluğun fitilini yakan bu milliyetçilik dalgası, Kemalist ideolojinin tohumlarını atan İttihat ve Terakki'nin yönetimdeki rolünün de katkısıyla Kürt, Türk, Gürcü, Ermeni, Azeri, Sünni, Alevi, Hıristiyan, Yahudi toplumlarının bugün dahi hala uğraşmakta olduğu sorunları başlattı. Dolayısıyla iki dünya savaşı arasında vites yükselterek kaçınılmaz sona ulaşan ve İspanya'dan Çin'e, Almanya'dan İtalya'dan Etiyopya'ya, Japonya'ya kadar milyonlarca insanın kanını döken faşizmin kökünün, Osmanlı'yı parçalamaya çalışanlar tarafından tam da buna uygun şekilde yüzbinlerce kişinin ölümüne yol açacak biçimde dizayn edilmiş olabileceği düşünülebilir.
Ancak öte yanda, Türkiye'nin yıllardır süregelen inkarcı zihniyetinin bir benzeri katı bir reddediş, böyle bir acıyı konuşmaya dahi yanaşmayan bir yaklaşım olması ve Ermeni diasporasının bunu uluslararası düzeyde bir diyaloga değil, bir dayatmaya dönüştürme çabası, bu konuyu konuşmayı hiç de kolaylaştırmıyor. Tek bir kelimeye hapsedilmiş tüm söylemler, yapıcı ve diyaloga kapı açıcı yaklaşımları dahi zedeliyor. “Tarihi tarihçilere bırakalım” sözünü alaya alıp, arşivleri açıp bulguları ortaya koymaktan kaçan yaklaşım da insanı “Neden konuşamıyoruz? Neden araştırmıyoruz?” şüphesine sokuyor. Örneğin, bugün hala 'soykırım'ın bir delili imiş gibi internette sirkulasyonda olan fotoğraflardan bazılarının sahte olması bile ortada bir bilgi kirliliğinin olduğunu ortaya koyuyor. Ancak öte yanda gerçek olduğu şüphe götürmeyen diğer fotoğraflar da “Gerçekten ne yaşandı? Gerçekten ne oldu? Türkler ne yaptı?” diye sormayı gerektiriyor.
Türkiye bu yıl 24 Nisan'ı Çanakkale'de anacak. Bu bir ilk ve sembolik anlamı büyük olan bir adım. ANZAK'ların ve Türklerin yanyana yattığı yer Çanakkale. Bir zamanlar biribiriyle düşman olanların torunlarının bugün kayıplarını saygıyla andığı, biribirinin acısına saygı duyduğu bir yer aynı zamanda. Avustralyalılarla acılarımızı paylaşıyoruz, Yeni Zelandalılarla acılarımızı paylaşıyoruz da peki neden Ermenilerle paylaşamıyoruz? Neden milliyetçilik akımının herkeste derin yaralar açtığını, aslında acılarımızın ortak olduğunu göremiyoruz?
İlginçtir, Çanakkale Savaşı'ndan bahseden yazarlar, çizerler Ermeni Tehciri'nden pek bahsetmez, Ermeni Tehciri'nden bahsedenler de Çanakkale Savaşı'ndan… Oysa ikisi arasında önemli bir bağ vardır. Örneğin Taner Akçam yaşananların Sarıkamış Faciası'nın ardından ve Gelibolu Savaşı ile aynı dönemde yaşanmasının bir rastlantı olmadığının, Çanakkale'de uçurumun kenarında duran ve aslında varoluş mücadelesi veren bir imparatorluğun altını çizer. Taner Akçam'dan Donald Bloxham'a, Ronald Suny'e, 1915'i bir soykırım olarak gören pek çok tarihçi dahi, dönemin yazışmalarından örnekler sunarak “Sarıkamış yaşanmasaydı veya İngiliz ve Fransız Donanmaları Çanakkale'yi geçmeye çalışmasaydı, köşeye sıkışmış İttihat ve Terakki Hükümeti'nin Ermeni Tehciri'ni başlatıp başlatmayacağını” sormaktadır.
Bu bir bahane değildir. Ancak tarihi tüm yönleriyle araştırmak ve anlamak, bir kelimeye sıkışmaktan daha önemlidir ve yüz yıllık kavganın bitmesi için bir başlangıç demektir. Tam da bu yüzden, ortak acılarımızı paylaşmaya başlamak, bunu her şeyin başladığı yerde yapmak ve diyalog yollarını açmak, bir kısır döngünün içerisinde bir yüzyıl daha kaybetmekten daha iyidir ve daha elzemdir.