Güney Asya sanatının hikâyesi

04:0021/01/2026, Çarşamba
G: 21/01/2026, Çarşamba
Samed Karagöz

Londra’ya bu kez bir serginin prömiyeri için geldim. A. Yusuf Aygeç’in eserlerinden oluşan, küratörlüğünü üstlendiğim Posters to the Olive Tree of Exile (Sürgündeki Zeytin Ağacına Posterler) sergisinin ilk gösterimi vesilesiyle şehirdeyim. Bir serginin açılışı, çoğu zaman yalnızca o serginin etrafında döner; fakat Londra gibi bir şehirdeyseniz, sanatın gündemi sizin gündeminizi de belirler. Açılışlar, müzeler, arşivler, kaçırılmaması gereken sergiler… Şehir, sanatla konuşur ve siz de ister istemez

Londra’ya bu kez bir serginin prömiyeri için geldim. A. Yusuf Aygeç’in eserlerinden oluşan, küratörlüğünü üstlendiğim Posters to the Olive Tree of Exile (Sürgündeki Zeytin Ağacına Posterler) sergisinin ilk gösterimi vesilesiyle şehirdeyim. Bir serginin açılışı, çoğu zaman yalnızca o serginin etrafında döner; fakat Londra gibi bir şehirdeyseniz, sanatın gündemi sizin gündeminizi de belirler. Açılışlar, müzeler, arşivler, kaçırılmaması gereken sergiler… Şehir, sanatla konuşur ve siz de ister istemez bu konuşmanın parçası olursunuz.

Bu yoğunluk içinde kendime seçtiğim duraklardan biri Royal Academy of Arts’ta açılan A Story of South Asian Art: Mrinalini Mukherjee and Her Circle[Güney Asya Sanatının Hikayesi: Mrinalini Mukherjee ve Çevresi] Bir sergi adı olarak son derece sade; fakat içeriği, bu sadeliğin çok ötesinde. Yüzyıla yayılan bir hikâyeyi, tek bir sanatçının -Mrinalini Mukherjee’nin- etrafında örerek anlatan kapsamlı bir çerçeveyle karşı karşıyayız. Bu sergi, bireysel bir retrospektiften ziyade, bir kültürel ekosistemin haritasını çıkarıyor.

Mukherjee’nin pratiği, malzemeyle kurulan sezgisel ilişki üzerinden okunuyor: lif, kenevir, seramik, bronz… Ama asıl mesele kullanılan malzeme değil; bu malzemenin taşıdığı hafıza. Sergi, Santiniketan’dan Baroda’ya, oradan Delhi’ye uzanan bir düşünce hattını izliyor. Sadece bir sanatçının gelişimini değil, sömürge sonrası Güney Asya sanatının nasıl bir modernlik kurduğunu da gösteriyor. Batı merkezli modernizm anlatılarının dışında, yerel geleneklerle, doğayla ve gündelik hayatla kurulan çok katmanlı bir modernlik bu.

Mrinalini Mukherjee’nin etrafındaki “çember” de en az kendisi kadar önemli. Ailesi, hocaları, dostları… Hepsi bu anlatının aktif unsurları. Sergide açıkça hissedilen şey şu: sanat, burada bireysel bir deha miti üzerinden değil; kolektif öğrenme, dayanışma ve etkileşim üzerinden ilerliyor. Bugün sıklıkla unuttuğumuz bir şey bu. Sanatçıyı yalnızlaştıran, onu bağlamından koparan güncel piyasa dilinin tam karşısında duran bir yaklaşım.

Bu serginin en güçlü yanı, Güney Asya sanatını egzotik bir “öteki” olarak sunmaması. Aksine, son derece bilinçli bir tarih yazımıyla, bu coğrafyanın sanat üretimini kendi iç dinamikleriyle ele alıyor. Bu da izleyiciyi rahatlatmıyor; tam tersine, konfor alanını bozuyor. Alıştığımız sanat tarihi şemalarını sorgulamaya zorluyor. Kim merkezde, kim çevrede? Hangi modernlik “evrensel”, hangisi “yerel” sayılıyor?

Londra’da bir sergi açarken, başka bir sergide bu sorularla karşılaşmak tesadüf değil. Bu şehir, hâlâ eski dünyanın başkenti olmanın avantajlarını ve yüklerini taşıyor. Arşivler burada, büyük anlatılar burada yazıldı; ama artık bu anlatıların çatırdadığı bir dönemdeyiz. Royal Academy’deki bu sergi, o çatlaklardan sızan güçlü bir ses gibi.

Sergiden çıktığımda şunu düşündüm: Sanat, gerçekten de ancak bağlamıyla birlikte anlam kazanıyor. Ne tamamen estetik bir nesneye indirgenebilir ne de salt politik bir slogana. Hafıza ile malzeme, beden ile coğrafya, birey ile kolektif arasında kurulan o hassas denge… Mukherjee’nin mirasıyla yüzleşirken asıl mesele bu dengeyi koruyabilmek.

Belki de Londra’da olmanın bana yeniden hatırlattığı şey şu: Sergiler gelip geçer, açılışlar biter. Ama iyi kurgulanmış bir anlatı, insanın zihninde uzun süre kalır. A Story of South Asian Art, tam olarak bunu yapıyor; sessiz ama ısrarlı bir şekilde.


#sanat
#Güney Asya
#sergi