Suriye meselesinde nasıl anılmak istiyorsunuz?

04:0030/09/2019, Pazartesi
G: 30/09/2019, Pazartesi
Zekeriya Kurşun

Cumartesi günü BM Genel Kurulu’nda bir konuşma yapanSuriye Dışişleri Bakanı Velid el Muallim, ABD ve Türkiye’nin Kuzey Suriye’deki varlığının illegal olduğunu ileri sürdü. “Bizim topraklarımızda izinsiz operasyon yapanlar işgalcidirler ve derhal topraklarımızı boşaltmalıdır” diyerek,ABD ve Türkiye’nin müşterek güvenli bölge oluşturma projesine karşı çıktı. Normal şartlarda makul görülecek bu tezi, yüzbinlerce insanın ölümünden ve milyonlarca insanın yer değiştirmesi veya ülke dışına çıkmasından

Cumartesi günü BM Genel Kurulu’nda bir konuşma yapan
Suriye Dışişleri Bakanı Velid el Muallim
, ABD ve Türkiye’nin Kuzey Suriye’deki varlığının illegal olduğunu ileri sürdü. “Bizim topraklarımızda izinsiz operasyon yapanlar işgalcidirler ve derhal topraklarımızı boşaltmalıdır” diyerek,
ABD ve Türkiye’nin müşterek güvenli bölge oluşturma projesi
ne karşı çıktı. Normal şartlarda makul görülecek bu tezi, yüzbinlerce insanın ölümünden ve milyonlarca insanın yer değiştirmesi veya ülke dışına çıkmasından sorumlu birilerinin söylemesini makul karşılamak mümkün mü?


El Muallim’in karın ağrısı belli. O söyleyebilir. Ama onunla aynı söylemi, bilir bilmez benimseyenlere ne demeli? Size önce 103 yıllık bir olayı hatırlatayım sonra da bu sorunun cevabını vereyim.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında
Suriye, Filistin ve Lübnan’ın askeri ve mülki idaresi Cemal Paşa’nın elinde
dir. Savaşın en kritik döneminde, yapılan bir baskında,
Beyrut Fransız Konsolosluğu
ndan çıkan bazı belgelerde; kimi Arap kanaat önderi, aktivist, edebiyatçı vs.nin Fransızlar ile ilişkisi ortaya çıkar. Belgede adı geçenlerin veya belge içeriklerine göre Suriye bölgesine Fransızların yerleşmesi için çalışanların bir kısmı tutuklanır. Cemal Paşa’nın kurdurduğu Âliye Divan-ı Harbi Örfisi’nde yargılanırlar. Sonuçta kimine vicahen kimine de gıyaben idam cezası verilir.
Cemal Paşa da, o tarihten sonra askeri başarı ve başarısızlıkları, İttihat ve Terakkî içindeki yerinden ziyade bu olay ile anılır. Burada bu hadisenin kritiğini yapmak niyetinde değilim. Zira bugüne kadar defalarca yapıldı. Kimi
Cemal Paşa’yı fevri ve fazla tahkike gerek görmeden idam verdirmesinden dolayı haksız bulurken; kimileri de savaş ortasında nerede böyle bir casusluk ve kendi ülkesini hasım devlete peşkeş çekmeye kalkan olursa aynı muameleyi göreceği gerekçesi ile haklı bulmuştur.

İlginç olanı, bugüne kadar hem akademide ve hem de popüler anlatımda, Cemal Paşa hakkındaki iddiaların dönemin propaganda dilinin etkisinden uzaklaşamamış olmasıdır.

Beyrut Konsolosluğu’nda ortaya çıkan ihanet belgeleri
nden sonra Fransız matbuatı hemen kara propagandaya girişir. Mesela Paris’te yayımlanan Tan Gazetesi’nin 25 Haziran 1916 tarihli nüshasında; Suriye ve Lübnan ahalisinin tamamen yok edildiği; Cebel-i Lübnan ahalisinin abluka altına alındığı ve dini önderlerinin tutuklandığını yazarak, Cemal Paşa, dolayısıyla Osmanlı Devleti aleyhinde bir propaganda savaşı başlatır. Derhal diğer Fransız gazeteleri de bundan iktibasla yeni iddialar ortaya atarlar. İşte kısa bir süre önce
Lübnan Cumhurbaşkanı’nın konuşmasında kullandığı cümlelerin altında yatan da Türkiye’de ve dışarıda Cemal Paşa aleyhinde olanların zihnini karıştıran
da bu propaganda söylemidir.
Ancak o tarihte bu durumdan rahatsız olanlar da yok değildir.
Cebel-i Lübnan Maruni Patriği, Antakya Rum Katolik ve Ortodoks Kiliseleri Patrikleri ile Kudüs Rum Ortodoks Patrikleri,
27 Eylül 1916 tarihinde Cemal Paşa’ya yazdıkları mektuplarında rahatsızlıklarını bildirip Fransa’nın yalanlarına cevap verirler.
Kilise ve mezheplerin önderleri, Fransa’nın Suriye ve Lübnan üzerinde nüfuz iddiası ile halkın, özellikle de Cebel-i Lübnan Marunilerinin Fransa’ya muhabbet besledikleri iddialarını sert ifadeler ile reddederler. Fransız basınında yer alıp siyasilerinin de dillendirdiği;
Osmanlı hükümetinin, Cebel-i Lübnan ahalisini yok etmek için bazı tedbirlere başvurduğu iddialarına yüksek sesle cevap verirler.
Ruhbanlar cevaplarında, Fransa’da Katolik kilisesinin çeşitli vasıtalar ile baskı altında tutulduğunu hatırlatırlar. Fransa’da dini ve mezhebi özgürlüğün olmadığını söyleyen Ruhbanlar, Osmanlı’ya olan bağlılıklarını ilan ederler. Kendilerinin böyle bir yapıya meyletmelerinin asla mümkün olamayacağını beyan ederek, imza ve mühürlerini taşıyan belgeleri neşredilmek üzere Cemal Paşaya gönderirler.

Bu metinler –elbette propaganda maksadıyla- aynı yıl İstanbul’da Fransız Matbuatına Cevap: Suriye ve Arz-ı Filistin Hakkında Fransa Matbuatının Yalanlarına Karşı Suriye’deki Ruesâ-yi Ruhaniyenin Tekzibnameleri adıyla yayınlanır.

Ruhbanların bağlılık beyanları, Osmanlı Devleti’nin Suriye ve Lübnan’da kalmasına yeterli olmadı. Ancak bunun müsebbibi ne doğrudan Osmanlı Devleti ve Cemal Paşa’nın politikaları ne de bölge Hristiyan ve Müslüman halklarının gevşeklikleri idi.
Asıl mesele emperyalizmin ve emperyal devletlerin verdiği kararda idi
. Nitekim bu yazışmalardan bir kaç ay önce, Nisan 1916’da imzalanan Sykes-Picot Anlaşmasıyla İngiliz ve Fransızlar, Suriye, Lübnan, Filistin ve Mezopotamya’yı kendi aralarında bölüşmüşlerdi. Başka bir ifade ile Paris’teki yayınlar yaklaşan işgalin sadece ayak sesleriydi.

Sonuç değişmedi ama Müslüman olan bazı isimler tarihe, devletine ihanet eden kişiler olarak geçerken; ruhbanlar da tarihe devletine olan bağlılıkları ile kaydedilmişlerdir.

Gelelim kıssadan hisseye: Suriye konusunda yapılan çığırtkanlıklar, konferanslar, kapalı kapılar ardındaki pazarlıklar
Suriye’nin geleceğini adil bir şekilde belirlemekten hayli uzaktır.
Artık bugün için önemli olan şey; milyonlarca insanın yer değiştirmek zorunda kaldığı ve bir milyona yakın insanın hayatını kaybettiği, yaralandığı veya sakat kaldığı bir hadisede;
kimin tarihe nasıl geçeceğidir?
#Cumartesi
#Birinci Dünya Savaşı
#Cemal Paşa
#Beyrut Konsolosluğu
#Emperyalizm