Yazarlar Türkler ve Araplar tarihlerini yeniden okumak zorundadır

Türkler ve Araplar tarihlerini yeniden okumak zorundadır

Zekeriya Kurşun
Zekeriya Kurşun Gazete Yazarı
Abone Ol Google News

Döndük dolaştık yine tarihe geldik. Türkiye’nin dış politikada ve hatta içerideki temel problemlerini sıralasak ilk on sırayı tarihten devraldığımız veya bize devredilen meselelerin oluşturduğunu görürüz. Yüz yıllık onlarca mesele ile boğuşuyoruz. Son örnek de kendini bilmez birinin sosyal medyada yazdığı bir cümle ile diplomatik soruna dönüşen hadisedir. Milli hafızamızda büyük yeri olan Medine müdafaasını kıt imkanlar ile sonuna kadar sürdüren hatta Mondros Mütarekesi kendisine haber verildiği halde Hz. Peygamberin şehrini teslim etmekten haya eden Fahreddin Paşa’ya atılan iftira üzerine Paşa ve onun yaptıkları hakkında yazıldı çizildi. Bir kere daha tekrarına gerek yoktur. Ancak kısaca söylemek gerekirse o, şarkın tarihinde az rastlanan bir kahramanlık örneği sergilemiştir. Hiçbir iftira onun bembeyaz sahifesinde küçücük bir iz bile bırakamaz.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Zekeriya Kurşun : Türkler ve Araplar tarihlerini yeniden okumak zorundadır
Haber Merkezi 18 Aralık 2017, Pazartesi Yeni Şafak
Türkler ve Araplar tarihlerini yeniden okumak zorundadır yazısının sesli anlatımı ve tüm Zekeriya Kurşun yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

FAHREDDİN PAŞA NE ÖĞRETİYOR?

Ancak bu hadise bize birden fazla dersler vermektedir. Her şeyden önce tarihe gelişigüzel ve güncel menfaatlerin meşrulaştırma aracı olarak bakılmasının yanlışlığını göstermektedir. Bu hakikatı ancak başkalarının bize çuvaldız batırmasıyla fark etmemiz ise en büyük ayıbımızdır. Oysa bu mesele diplomatik bir skandala dönüşmeden önce kendi içimizdeki bazı gafillerin de gündeminde idi. Tarihi, duyguları ve daha çok öğretilmiş nefretleri ile yorumlayan sözüm ona bazı ödüllü akademisyenler de diplomatik skandala sebep olan cümlelere benzer sözler etmişlerdi. Kimse ciddi bir tepki göstermedi. Çünkü herkesin tarihten seçtiği ve mosturalık olarak kullandığı araçları veya istediğinde başkasına karşı kullanacağı okları vardı. Ancak sivri uçlu okların dışarıda başkası tarafından seçilip bize yöneltilmesi hepimizde bir hamasete sebep oldu. İyi de oldu. Belki bu musibet bize tarihe karşı daha sorumlu davranmayı öğretecektir.

Türkler ve Araplar bin yıldır müşterek bir tarihi paylaşmaktadırlar. Ancak Türk-Arap ilişkileri tarihi konusunda Araplar ne kadar cahilseler biz de o denli bilgisiz olduğumuzu kabul etmek zorundayız. Bu konuda son yıllarda bir hayli mesafe alınmasına ve pek çok kitap yazılmasına veya tercüme edilmesine rağmen, hâlâ başlangıç seviyesinde olduğumuzu itiraf etmeliyiz. Özellikle son yüzyılda iki taraftaki tarih yazımı ve kullanılan kavramların farklılaşması bugün en basit hakikatleri bile farklı anlamamıza sebep olmaktadır. Taha Kılınç yazdı; Türkler olarak biz ‘seferberlik” kelimesinde topyekûn Osmanlı toprağının, bayrağının ve namusunun müdafaası ve bu uğurda yapılan fedakarlıkları anlarken; aynı coğrafyanın bazı kesimlerinde ise kendilerine uygulanan sözde ‘zulüm ve tehcir’ anlaşılmaktadır. Bu iki uçtaki anlayışları ortak bir noktada buluşturmadan tarih üzerinden yapılacak diplomatik saldırılar bitmeyecektir.

Aslında aynı sorun karşı taraf için de geçerlidir. Araplar da tarihlerini Selçuklular, Osmanlılar ve Türkler olmadan açıklayabilme imkanına sahip değillerdir. Bu yüzden onlar ciddi bir kimlik bunalımı ile karşı karşıyadırlar.

Fahreddin Paşa örneğinde ele alacak olursak, bir kısım Araplar en az Türkler kadar, hatta detaylarını bildiklerinden onun kahramanlığını Türklerden daha fazla yad ve minnettarlıklarını ifade etmektedirler. Ancak bir kısmı da tıpkı Türkiye’deki gibi zaten Osmanlı devletinin o bölgelerdeki varlıklarını anlamakta zorlanmaktadırlar. Hele hele Suudi Arabistan’da bir kesim daha vardır ki onlar için Fahreddin Paşa, definecilerin uydurdukları rivayetten ibarettir. Onlar, Paşa ve askerlerinin Medine’yi tahliyesi sırasında gömdüklerini varsaydıkları altınların peşinedirler.

MÜŞTEREK TARİHİ YENİDEN OKUMAK

Topu taca atmıyorum. Skandala sebep olanlardan da söz edeceğim elbet. Ama önce asıl meseleye parmak basalım. Yıllardır söylediğim gibi, Türkler ve Araplar müşterek tarihlerini yeniden yazmak ve yeniden okumak zorundadırlar. Bunu yapmadan geleceklerini doğru kurgulama imkânı bulamayacaklardır.

Osmanlı devleti Arap vilâyetlerinde yeni bir şehirli sınıf oluşturmuştu. Bürokrasi, eğitim ve cemiyet hayatını bunlar yönlendirmekteydiler. Ancak özellikle Irak, Suriye, Lübnan, Filistin ve Kahire’ye yerleşen Batılı sömürgeciler önce bu sınıfı devre dışı bırakarak, kendi eğitimlerinden geçirdikleri yeni sınıflar yaratmışlardır. Bunlar geçmişlerinden ve Türkler ile olan müşterek tarihten nefret etmektedirler.

Hicaz dışında Körfez bölgesinde ise yeni bir sınıf yaratmaya ihtiyaç bile duymamışlardır. Büyük ölçüde tarihi, Bedevi hayatın uzantısı ve kabileler arası mücadelelerden ibaret gören mevcut yapıları destekleyerek onların olduğu gibi kalmasını sağlamışlardır. Bu yüzden Körfez’de sağlıklı bir tarih anlayışı oluşmamıştır.

Körfez’de daha çok kabile, aile hatta sadece bireylere endekslenen bir değil, pek çok tarihler vardır.Buradan kolay kolay mantıklı açıklamaların çıkması mümkün değildir. Bugün Osmanlı tarihine dil uzatanlar, yarın kendi kabilesinin başka bir koluna da aynı haksızlığı gözünü kırpmadan yapabilir. Büyük ölçüde birbirine yakın kabilelerden oluşan Körfez ülkeleri arasındaki husumetlerin neredeyse tamamı müşterek bir tarih üzerinde anlaşamamalarından kaynaklanmaktadır. Birbirlerine yeri geldiğinde ‘ibn-i ammî’ (amcamın oğlu) yeri geldiğinde de ‘aduvvî’ (düşmanım) diyecek kadar aşırı uçlarda dolaşabilmektedirler.

BİRLEŞİK ARAP EMİRLİKLERİ TARİHİ VAR MI?

Şimdi gelelim Birleşik Arap Emirlikleri’ne. Tarihte böyle bir devlet ve böyle bir birlik yoktur. 19. Yüzyılda Körfez’e yerleşmeye başlayan İngilizler, 1971 yılında bölgede bulunan yedi emirliği birleştirerek bu devleti yaratmışlardır. O tarihte bu birliğe katılmayan Katar ise bölgenin ötekisi yani hasmı olarak görülmüştür. Türk tarihine ve aslında Türkiye’ye ve Sn. Cumhurbaşkanına dil uzatan Abdullah b. Zayed bu yedi emirlikten sadece biri olan Abu Dabi emirliği sülalesindendir.Bu yüzden BAE tarihini bir bütün olarak görmek yanlıştır. Aslında bugün bu ülkeye egemen olan Abu Dabi ve akrabası Dubai emirlikleri bölgenin bedevi tarihini temsil ederken; Acman, Şarıka, Ra’sulhayme gibi diğer emirlikler yerleşik ve medeni toplumu temsil etmektedirler. Müslümanların denizcilik tarihinde büyük yeri olan ve hatta Avrupalıların Hindistan yolunu öğrendikleri büyük denizci ve bilgin, pusulanın mucidi Ahmed b. Macid de bu yerleşik emirliklerdendir.

Abu Dabi ve Dubai emirlikleri, daha önce Umman içinde dolaşan ve Benî Yas diye bilinen Bedevi kabile konfederasyonu içinde yer alan iki ailedir. Benî Yas tarihi her ne kadar 16. Yüzyıla kadar biliniyorsa da bu iki ailenin tarihi 18. Yüzyıldan geriye götürülememektedir. Abu Dabi 1760 yıllarında Albu Falah ailesinin yerleşmesi ile kurulmuştur. Aynı ailenin el Nahayan kolu ise o tarihlerden beri bölgenin idarecileridir. Hiçbir milletin tarihini tezyif etme hakkımız yoktur. Fakat burada bir milletten söz edilemediği için bu aile iktidarının tamamıyla birbirine ihanet üzerine kurulduğunu rahatlıkla söylememiz mümkündür. Abu Dabi’nin ilk emiri olan Ziyab b. İsa’dan itibaren hemen hepsi, ya kardeşi ya da oğlu tarafından suikasta uğramış veya öldürülmüşlerdir.

Ziyab, Hazza bin Zayed tarafından öldürülmüş, o da kardeşi Sahbut’un suikastine maruz kalmıştır. Onu da oğlu Muhammed iktidardan indirmiştir. Akabinde o da kardeşi Tahnun tarafından suikasta uğramıştır. Tahnun ise kendi kardeşleri Halife ve Sultan tarafından öldürülmüş; onun yerine geçen Halife’yi de İsa b. Halid öldürmüştür. Onu da kuzeni Ziyab; Ziyab’ı da İsa b. Halid öldürmüş ve yerine Said b. Tahnun geçmiştir. O da suikast korkusundan çöle kaçınca yerine Zayed b. Halife geçmiştir ki 1908 yılında eceliyle ölen yegane emirdir. Ardından oğlu Tahnun emir olacaktır. Ancak onun ölümü ile yerine geçen Hamdan da kardeşi Sultan tarafından öldürülmüştür. Nitekim o da kardeşi Saqr tarafından öldürülecektir. Saqr ise kardeşi Halife’nin bir kölesi tarafından öldürülünce yerine Zayed’in yeğeni Şahbut b. Sultan geçecektir. Onu da 1966’da kardeşi Zayed b. Sultan İngilizlerin desteği ile devirecek ve BAE’nin kurucusu olacaktır.

Baş döndürücü bir tarihe sahip bu aile içinde neredeyse eceliyle ölen kimse yoktur. Kendi ailesine kolayca ihanet edebilen bu kaotik yapı, Abu Dabi Emirliğini komplolar, entrikalar ve kirli işlerin kotarıldığı bir mekân yapmıştır. Bu yüzden buradan gelecek bir tarih yorumunun hiçbir anlamı yoktur ve bütünü temsil etmemektedir. Dikkate bile alınmamalıdır.

Asıl tehdit ve tehlike içimizden gelen ve başkalarına referans olan yorumlardır.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.