Türk dış siyaseti NATO süreciyle birlikte jeopolitik eksene oturarak jeokültürü görmezden gelmiştir. Küreselleşen dünyada bugün karşı karşıya olunun bir seçim vardır: Jeopolitik mi, jeokültür mü?
Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu Türkiye'nin en önemli bilim adamlarından biridir ve Stratejik Derinlik kitabı, yazarını doruğa taşıyan eseri oldu denilebilir. Stratejik Derinlik'in jeopolitik temelli bir strateji kitabı olduğunu söylemek mümkündür. Günümüz Türk dış siyaseti bu kitabın uygulamasıdır denilse yanlış olmaz.
Türk dış siyaset stratejisi 1908'den sonra yavaş yavaş Alman jeopolitiğinin yörüngesine girmiş ve bunun sonucu tekmil memleket kaybı olmuştur. Milli mücadele jeokültürel gücümüz ile kazanılmıştır. Dış siyaset stratejimiz NATO süreciyle tam jeopolitik eksene oturarak jeokültürü görmezden gelen bir hal almış ve bugün de aynı şekilde devam etmektedir. Bu süreçte başarı hanemize yazılabilecek tek jeopolitik girdi Kıbrıs'tır ancak, Kıbrıs'ın akıbetinin de belirsiz olduğu söylenebilir. NATO süreci Türkiye'nin kültürel değerlerinin stratejiden uzak tutulması sürecidir. Bunun mantıksal sonucu ise kendi jeokültürel değerinden haberdar olmayan bir Türkiye olmuştur.
Stratejik Derinlik jeopolitik öznitelikli stratejinin muazzam bir şekilde ve çok üst perdeden dile getirilmiş bir ifadesidir ve yazarı da bunu çok büyük bir maharet ve başarıyla yapmıştır. Doğrusu, bu kitabın Türkiye'de ikinci bir örneği de yoktur.
Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu mevcut jeopolitik temelli stratejik düşünceyi çok ustaca yeniden ele almış, açıklama değerini görülmemiş derecede yükseltmiş, çok elverişli ve kullanışlı bir hale getirerek stratejik pazara sunulacak hale getirmişti. Bu çaba, bu emek ve değer Genel Kurmay tarafından görülmüş ve takdir edilmiştir. Stratejik Derinlik, ortaya koyduğu stratejik düzey ile önünde durulamaz bir güç ile ortaya çıkmış ve olanı olması gerekene en yakın noktaya taşıyabilme yeteneğini gözler önüne sermişti. Yani tercih doğruydu. Ancak, tercihin doğruluğu tercih edilmiş olanın doğruluğu anlamına gelmemektedir.
Türkiye'nin sınırları ve büyüklüğü nedir? Coğrafi/idari/siyasi Türkiye'nin sınırlarını ve büyüklüğünü hepimiz biliyoruz, ilkokulda öğrenmiştik. Şekil 1'de dört tane Türkiye var. Hakiki Türkiye bunların hangisidir?
Jeopolitik yaklaşıma göre hakiki Türkiye, Türkiye ve Türkiye'yi kuşatan birinci halkadır. (Bu ifadenin coğrafi bir karşılığı yoktur.) Jeopolitik yaklaşım birinci halkanın gücünün dışa doğru açılan diğer halkaların gücünden daha yüksek olduğunu varsayar. Bu bakışa göre, birinci halkadan diğer halkaları yönetme becerisini göstermek gerekir. Zira jeopolitik kuram, Türkiye'nin jeopolitik gücünün jeoekonomik gücünden ve jeokültürel gücünden daha yüksek olduğu ön kabulünden hareket eder ve stratejik hiyerarşiyi en güçlüden en zayıfa doğru kurar.
Ancak, bunun bir işe yaramadığını son yüz yıllık uygulamada gördük ve yüz yıllık bir uygulama süreci bir stratejik yaklaşımın sahada sınanması için fazlaca yeterli bir zamandır. Dolayısıyla, gelinen noktayı jeopolitik öncelemenin iflası olarak algılamak gerekir.
Şunları birer stratejik kayıt olarak ortaya koymak şarttır:
Türkiye'nin sınırları ve büyüklüğü ancak ve ancak jeokültürel değerine bakarak anlaşılabilir. Strateji oluştururken varolan tüm değerler hesaba katılacaksa, burada en büyük açılımı sağlayan jeokültürel değerlerin başat değerler olarak dikkate alınmaması Türkiye'nin dar alanda jeopolitik nesne olma konumundan kurtulamama çıktısı verecektir. Denklemi eşitleyecek, Türkiye'yi özne konumuna ve seviyesine yükseltecek olan jeokültürdür. Türkiye bu büyüklüğünü ve dahası erişilmezliğini görmek zorundadır.
Osmanlının kuruluşunda jeopolitik değerlendirmelerin çok önemli olduğunu inkar etmek mümkün değildir. Bir kısmı okuma yazma bile bilmeyen gazilerin ortaya koyduğu jeopolitik stratejik akıl olağanüstüdür. Ancak, asıl olarak jeopolitiğin jeokültüre göre değerlendirildiğini unutmamak gerekir. Osmanlı kuruluş stratejisi jeokültürel bir stratejik aklın ürünüdür ve bu akıl jeopolitiği jeokültüre göre yerli yerine oturtmuştur.
Jeokültürün ne işe yaradığını, neler başarabileceğini ve nelere kadir olduğunu anlamak için İsrail'e bakmak yeterlidir. Modern dönem devletlerinden biri olan İsrail bir jeokültürel stratejiyle devlet olabilmiştir. Yahudiler, iki bin yılı aşan sürgüne ve dünyanın dört bir yanına dağılmışlığa rağmen, sıkı sıkıya sarıldıkları ve asla vazgeçmedikleri kültürel değerlerini günü geldiğinde stratejik düzeyde ele almışlar, jeokültürden hareketle jeopolitik değer üreterek bir avuç insan olarak çok güçlü bir devlet kurmuşlardır. İsrail devletinin kuruluşunda "dış güçlerin" desteği olmasaydı Yahudiler hiçbir şey yapamazdı denilebilir. Doğru, bunun önemli bir etkisi olmuştur. Ancak, katkı sağlayanları katkı sağlamaya iten sebepler incelendiğinde o etki taşının altında Yahudi kültürü olduğu görülecektir. Yahudi kültürü olmasaydı ve bu kültür bir jeokültürel hayal seviyesinde olsa bile yaşatılmamış olsaydı İsrail devleti diye bir devlet kurulamazdı.
Bizim jeokültürümüzün ne olduğunu anlamak için ise (jeopolitiğimizin önemini küçümsemeksizin) yarım yüzyıllık AB sürecimize bakmak lazımdır. AB sürecinde yaşadığımız sorunun özünde, jeopolitik olarak AB'ye lazım olan Türkiye'nin jeokültürel olarak AB jeokültürüyle uyumsuz olması, daha doğrusu baskın konumda olması yatmaktadır. Türk jeokültürü AB için bir tehdittir ve AB jeokültürü bu meydan okumayı karşılayabilecek güçte değildir. Bu yüzden karşılıklı olarak yaşanan jeopolitik gereksinim, jeokültür sözkonusu olduğunda anlamsızlaşmaktadır.
Türkiye'nin jeopolitik gücünden hareketle geliştirilecek olan bir strateji Şekil 2'de görülen merkezdeki bir noktadan bir stratejik gözle, çok boyutlu olarak, dışarıdaki 360 stratejik noktaya bakmak ve o bakışları tekrar Türkiye'ye döndürmek iken, jeokültürel gücünden hareketle geliştirilecek olan strateji ise Şekil 3'te görülen en dış halkadaki 360 stratejik noktadan 360 stratejik gözle Türkiye'ye bakmak, sonra bu bakışları yine dışa döndürmek demektir. Açıktır ki, birincisinin tercih edildiği bir durumda bir stratejik gözün 360 stratejik noktayı her zaman etkin bir şekilde görebilmesi, izleyebilmesi mümkün değildir.
Türkiye'nin yapması gereken şey jeopolitikten jeokültüre bakmaktan vazgeçerek, jeokültür odaklı bir strateji geliştirip jeopolitiğini jeokültürüyle beslemek, jeopolitiğine jeokültürüne göre şekil vermek ve aynı zamanda jeoekonomisini de jeopolitiğinin baskısından kurtarıp jeokültürünün emrine vermek olmalıdır. Bu bağlamda jeokültürel stratejiyi tüm medeniyet değerlerimizi strateji havuzuna dökmek olarak ifade edebiliriz.
Her stratej bir türlü kendi ezberlerinden hareket eder, bunda yanlış bir şey de yoktur. Ancak, eğer ezber bozucu olaylar gelişiyorsa ve/veya ezberler işe yaramıyorsa, ezberlerin masaya yatırılması gerekir. Bu bağlamda, ezberimizde değiştirilmesi gereken çok önemli iki unsur bulunmaktadır.
Bunlardan birincisi, devletlerin hala eskisi gibi belirleyici olduğu ezberidir; ki, gerçekler bu ezberin aksini söylemektedir. Artık herkesin kabul ettiği gibi, eskiden ilişkiler devletler arasında gelişirken şimdi devletler ilişkilerin arasında kalmıştır. Fakat, ne yazık ki, jeopolitik ezberler bunu görmemize engel olmaktadır. Uluslararası diye nitelenen ilişkilerde devletlerin payı hala dikkate değer ölçüde bulunmasına rağmen devletdışı/devletüstü kuruluşların payı, başta çok uluslu şirketler olmak üzere, devletleri geri bırakacak bir hızda artmaktadır. Bu görülmeden üretilecek strateji kendi ipinin sahibi bir strateji olmaya mahkumdur.
İkinci ise, kültürün jeopolitiğin beşeri (değişen) unsurlar içerisinde bir unsur olarak alma yanlışının sürdürülmesi ve kültürün en büyük stratejik unsur olma özelliğini ıskalama meselesidir.Bu iki ezberin değişmesi lazımdır.
Tatbikattaki stratejinin bir anlamı olsa idi, Irak dünyanın öbür ucundan gelenler tarafından işgal edilemezdi. Yine, jeopolitik kuramlardan kara hakimiyet kuramına göre dünya adasının kalpgahı olan bir mevkide bulunan Afganistan işgal üstüne işgal yaşamazdı. Bunun gibi, Filistin, Lübnan, Çeçenistan, Karabağ, Bosna, Kosova meseleleri jeopolitiğimizin bir stratejik değerinin kalmadığının en sağlam delillerindendir. Eğer bizim jeopolitiğimize yüklediğimiz değer, hesapladığımız kadar olsaydı, yanıbaşımızda bunca işgal ve katliam yaşanmaz, deyim yerindeyse jeostratejik mahallemiz mezarlığa dönmezdi.
Basit bir soru soralım: Irak bizim jeopolitik havzamızın neresine düşer ya da Türk jeopolitiği Irak'ın işgaline ne cevap verir? Bu soruya verilecek cevap eğer bizim jeopolitik havzamızla Irak arasında bir ilişki olduğuna dair bir bilgi içerecekse, bu bilgi aynı zamanda bizim jeopolitik temelli stratejik aklımızın inkarı anlamını da taşıyacaktır.
Bir başka önemli nokta olarak jeopolitiğin modern bilimsel paradigma çerçevesinde anlamlı olduğunu ve bu paradigmanın ciddi sarsıntılar geçirdiğini belirtmek lazımdır. Hakikatte, jeokültür de öyledir ancak, Türkiye için kurgulanacak ve kurulacak bir jeokültürel stratejinin daha farklı bir tasarıma tabi tutulması mümkün olabilir. Bu konuyu bir başka yazıda ele almak üzere burada kapatmayı uygun görmekteyiz.
Mesele, Türkiye'nin jeopolitiğin sefaletiyle mi yoksa jeokültürün azametiyle mi geleceğe yürüyeceğine karar verme meselesidir.
Bu sebeple Türkiye şunları görmek zorundadır:
Değerlerin küreselleştiği bir çağdayız. Bir ney kamışının, kendisine benzeyen bir namludan daha derin anlamlar taşıdığını, daha yüksek değerler içerdiğini, daha güçlü ve daha etkili olduğunu kavramadan Türkiye'nin stratejik derinliği hakkında söylenecek sözler, geri alınmak zorunda kalınacak sözler olacaktır.
* GENAR Araştırma Genel Müdürü






