
Sultan II. Beyazıt'ın Şeyh Hamdullah'tan talebi
Şeyh Hamdullah, dayısı meşhur hattat Celaleddin Amasi'nin kızıyla evlenmiş, bir kızı ve kendisi gibi hattat olan Mustafa adlı bir oğlu olmuştur. Sultan II. Bayezid tahta çıkınca (886/1481) onun daveti üzerine ailesiyle birlikte İstanbul'a göçen Şeyh Hamdullah , sarayda katip ve hizmetlilere muallim olarak görevlendirilmiş, mushaf yazması için Harem dairesi civarında ve Edirne Sarayında bir meşkhane, arpalık olarakda Üsküdar'da iki köy kendisine tahsis edilmiştir. Bir köyün geliri de mührezenlerine verilmiştir. Şeyh Hamdullah en güzel eserlerini sarayda görevlendirildikten sonra vermeye başlamış; bundan sonra eserlerinin ketebesinde '' katibü's-sultan Bayezid Han" ünvanını kullanmıştır.
II. Bayezid ilim ve sanata, bilhassa hat sanatına gösterdiği büyük ilgi ve destekle Şeyh Hamdullah'ın etrafında yeni ufukların açılmasını sağlamıştır. Nitekim, '' Yakut el Müsna'simi'nin itina edip yazdıklarını görmemişsiz'' demiş, hazineden yedi adet Yakut yazısı çıkarıp Hamdullah Efendiye vererek, ''Bu tarzdan gayri bir vadi ihtira olunsaydı iyi olurdu'' diye tavsiyede bulunduktan sonra, Şeyh Hamdullah'ın kendi üslubunu ortaya koyduğu bütün kaynaklarda bulunmaktadır.
Hafız Osman'ın Vav'ı
Hafız Osman daha hayatta iken yazısı aranır, Bedestende yapılan arttırmalı satışlarda çok rağbet görür olmuştu. Hafız Osman yazısı yüksek fiyatlarla satın alınıyordu.
Rivayet ederler ki Hafız Osman bir gün Beşiktaş'tan bir dolmuş kayığa binip Üsküdar'a geçiyormuş. Kayık Üsküdar iskelesine yaklaşınca müşteriler paralarını çıkarıp vermiye başlamışlar. Hafız Osman üstünü arayıp para bulamayınca kayıkçıya dönüp:
- Hemşeri, benim param yok.Sana bir vav vereyim olmaz mı? demiş
Kayıkçı homurdanmış:
- Paran yoktu da ne diye bindin kayığa? Senin yazacağın vav'ı ne yapayım ben?
- Satarsın!
Kayıkçı bakmış ki olacak gibi değil. İster istemez Hafız Osman'ın hemencecik yazdığı vav'ı almış cebine atmış.
Günün birinde kayıkçının yolu bedestene düşmüş. Bakmış ki kargacık burgacık bir takım yazıları, karalamaları mezat edip dururlar. Hatırlayıp cebinden vav'ı çıkarmış, tellala vermiş. Tellal ''Hafız Osman'ın Vav'ı" dedikçe vav da artıkça artmış. Kayıkçının eline hiç ummadığı bir para geçmiş.
Birgün Hafız Mustafa yine o kayıkçının dolmuşuna binmiş. Üsküdar'a geçiyormuş. İskeleye yanaşınca parayı uzatmış. Bu sefer kayıkçı:
- Para istemez hoca; sen yine bir vav yazıver bana, deyince Hafız Mustafa:
- Hemşeri o vav her zaman yazılmaz, sen al paranı demiş.
Sami Efendi'nin Diş Kirası
Şimdi de bir diş Kirasının, eski san'at yazılarımızın gelişmesine katkısına bahis açalım, Vak'anın kahramanları, her ikisi de hakiki birer İstanbullu o hattat Sami Efendi (1838-1912) ile, vüzeradan Tevfik Pa şa'dır (1840-1917).
Sami Efendi, celi denilen iri yazıları devrinde en mükemmel üsluba eriştiren, son derece latifeci, hoş-sohbet ve mukallid bir üstad... Ayrıca tedkik olunmaya değer. Tevfik Paşa ise, mabeyn katipliği, Babıali'de mektupçuluk, amedcilik, sadaret müsteşarlığı, vezirlilik payesiyle orman ve madin nazırlığı, Şüra-yı Devlet reisliği, ayan azalığı gibi vazifelerde bulunan, dürüst bir devlet adamı...
Sami Efendi'nin sohbetlerinde bulunup onu dinlemekten son derecede zevk alan Tevfik Paşa'nın, bir defasında gülmekten kendini kaybedip oturduğu sedirden aşağı kayarak yere düştüğünü, bizzat gören Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer (1873-1946) nakledermiş.
Hicri ı3ıo yılı Ramazan'ında (Mart-Nisan 1893) Tevfik Paşa'nın Çemberlitaş'taki konağında bir akşam iftar veriliyor. Teravih namazının edasından sonra, sohbet edilir ve nihayet davetliler birer, ikişer giderlerken
her birinin diş kirasını Paşa bizzat sunuyor. İftarda bulunan ve en sona kalan Sami Efendi de çıkarken Tevfik Paşa onu, "Eh, haydi selametle, devletle" sözleriyle uğurlayınca, aralarında şu muhavere geçer:
- İyi amma benim diş kiram nerede?
-Aman Samiciğim, diş kirası misafirler içindir; sen bu evin müntesibisin.
- Yok, ben de isterim...
- Yahu, sana göre bir şey kalmadı ki?
- Ben diş kiramı almadan, şuradan şuraya gitmem!
Bu söz üzerine Tevfik Paşa, bilhassa mühimsemez bir tavırla, "Yukarda bir murakkaa olacak, onu da bari sana vereyim." diyerek iki parmak kalınlı ğında, hattat İsmail Zühdi'nin (ö.ı8o6) bir sülüs-nesih murakkaasını getirip Sami Efendi'nin eline tutuşturur.
Meğer, Tevfik Paşa gündüzden Bayezid Camii avlusunda, Ramazan'a mahsus açılan sergiden bahsi geçen murakkaayı satın alıp Sami Efendi için hazırlamış; ancak onu biraz kızdırıp söyletmek niyetiyle. ortaya hemen çıkarıp vermemiş... San'atında titizliğiyle bilinen bu hat üstadı, daha ilk kıt'ayı açar açmaz merak ve heyecandan zamanı unutur. Sağına, soluna ve önüne, o devrin aydınlatma vasıtaların ın en iyisi olan büyük gaz lambalarından birer tane koydurur. kıt'aları çevirmeye başlar.
Nihayet, uşağın:
- Efendi hazretleri, sahur vakti geldi, müsaade buyurunuz da beraber yiyelim, hitabıyla daldığı rüya aleminden çıkar. Sahurdan sonra da, murakkaa koltuğunda olarak Fatih'in Horhor semtindeki evine keyifle döner.
Hayatı boyunca elinden düşürmediği bu nadide eser, Sami Efendi'nin vefatından sonra Said Halim Paşa tarafından alınır. Ailesinin terekesi, Nisan ı962'de Alemdağ'ındaki Said Halim Paşa Çiftliği'nde satılırken, vatani vazife ile İstanbul haricinde bulunuyordum. Müzayedeye iştirak eden tanıdıklara. dönüşümde "İsmail Zühdi murakkaası"nı sordumsa da, bilene rastlamadım.
Bu hususta malumat sahibi olanların bize bildirmesi, bir meçhulün aydınlanmasına yardım edecektir.
Anılan bu murakkaanın ehemmiyeti nedir? Kısaca bahsedeyim: Şeyh Hamdullah (ı429-1520) ve Hafız Osman'dan (1642-1698) sonra sülüs-nesih yazılarında yeni bir hamleyi İsmail Zühdi Efendi gerçekleştirdi. Fakat, onun kardeşi Mustafa Rakım Efendi (ı758 - 1826) ise, celi sülüs'ü Hafız Osman'ın en güzel sülüs harflerinden seçerek, mükemmel bir surette ortaya koymuştu ki, celi sülüs o devre kadar en az tekamül eden yazı nev'iydi. Sami Efendi, celi sülüsde daima Rakım vadisinde yazarken , eline geçen bu İsmail Zühdi murakkaasından sonra, ondan da seçmeler yaparak, adeta Rakım'daki nok sanları tamamlamıştır. Bundan dolayı, Sami Efendi'nin "Benim ı3ıo'dan sonraki yazılarım başka türlü olmuştur" diyerek etrafındakilere daima bahse konu murakkaanın san'at hayatına tesirini tekrarladığını ve bunu zaman zaman meraklılara gösterdiğini, üstadın talebesi olan ve bize bu hatırayı anlatan Necmeddin Okyay hocamız naklettiler
Böylece Tevfik Paşa'nın verdiği diş kirası, Sami Efendi'nin vefatına kadar (ı330/ı9ı2 ) geçen o sene içinde, üstadın san'at hayatındaki en mükemmel eserlerini yazmasına vesile olmuştur.
Şeyhülislam Veliyyüddin Efendi'nin Yesarî M. Esad'ı Geri Çevirmesi
Veliyyüddin Efendi kendisine ders vermek istemeyince nesta'liki Dedezade Seyyid Mehmed Efendi'den öğrenerek 1167'de (1754) Şeyhülislam Veliyyüddin, Katipzade Mehmed Refi' ve İsmail Refik Efendilerin de hazır bulunduğu bir merasimde icazet aldı. ( TSMK, Güzel Yazılar, nr. 324/95). Genç hattatın yazısındaki mükemmelliğin ve halini hayretle müşahede eden Veliyüddin Efendi '' Cenab-ı Hak, bu zatı bizim enf-i istikbarımızı kırmak içün göndermiştir'' demekten kendini alamamıştır.
Sami Efendi hakkında Saray'a giden jurnal
Şevki Efendi'nin hediyesi
Hamid Aytaç'ın Halim Efendi'yi rüyasında görmesi
Hocasının hokkasını tutan padişah
Şöhreti saraya kadar ulaşan Hafız Osman 1106'da II. Mustafa ve Şehzade Ahmed'e (III .) hüsn-i hat muallimi tayin edildi. Huzurda yapılan meşkte hacda giyilen ihrama benzer elbise giyer, Sultan II. Mustafa da üstadının hokkasını tutarak hürmet gösterirdi. Padişah güzel bir yazı yazmak istediği zaman önce Hafız Osman'a yazdırır, sonra onu kendileri meşkederlermiş. Zaman zaman hocasına hayranlığını ifade eden padişah, kendisine Diyarbekir veya Filibe mansıbı ve kadılık payesi vererek maddi destek sağlamıştır. Ayrıca sultanın isteği üzerine yazdığı ayet ve hadisler, celf yazılar karşılığında in'am aldığı (BOA, M M D, nr. 2731, s. 275) bugüne ulaşan arşiv belgelerinde kayıtlıdır. Bir gün ders esnasında II. Mustafa, "Artık Hafız Osman gibi hattat bir daha yetişmez" deyince, Hafız Osman, "Sultanımız gibi hocasının hokkasını tutan sultanlar geldikçe daha nice Hafız Osmanlar yetişir hünkarım" diyerek kabiliyetli gençlerin ortaya çıkmasında ve yetişmesinde sarayın destek ve imkan vermesinin önemini vurgulamıştır.
Hocasına Kurabiye Getiren Hattat
Merhum Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver Kök mecmualarında dört sayı devam eden “Zat-ı Sâmî’lerini ziyaret” isimli pek güzel bir yazı neşrederek hattat Sami Efendi hakkında duyduklarını nakletmiştir. Bu yazıdan anlaşıldığına göre büyük hat dehası Sami Efendi hoş meşrep, hafif ruhlu, nüktedan, velhasıl rind meşrep bir zattır. Çok defa güzel hikâyeler anlatarak etrafındakileri güldürür, ama kendisi hiç gülmez! Geceleri sokağa çıkmaz. Gece sohbetleri tertip eder ve misafirlere ikramı pek sever. Misafirler için bahçesinden bizzat meyve topladığı ve akşamüzerleri onlara süt ikram ettiği görülür. Sabah erken kalkar ve kendi hususi kahve takımı ile kahve pişirip iki bardak üst üste içer. Beş vakit namazını geçirmez, nafile namazlar kılar ve oruçlarını aksatmaz.
Talebelerine karşı hoşgörülüdür. Fakat bunu belli etmez. Onların şımarmalarına rızası yoktur. Daima nükteli konuşur, hazır cevap ve hoş sohbet bir insandır. Hakkında birçok şey anlatılan bu büyük hattat günlerden bir gün talebelerinden Necmeddin Efendi’nin kendisine un kurabiyesi getirdiğini görünce, kalın bir ses ile: “Bana bak, ben böyle şeylerden haz etmem!” diyerek paketi elinden almış içeri girmiş. Fakat bir türlü dönmemiş. Odaya girince: “Ben ömrümde böyle şey yemedim” demiş ve hemen sağ elini kırmızı para kesesine daldırıp, aldığı bir mecidiyeyi uzatmış ve:”Haftaya bana bu kurabiyeden getir!” demiş. Sonra Necmeddin Efendi, kurabiyeciye tarifle onun evine göndermiş. Pencerenin önünde “Alâ un kurabiyelerim var,” diye bağırınca Sami Efendi: “Sen Necmeddin’in kurabiyecisi misin?” diye sorup hepsini satın almış ve misafirlerine ikram etmiş.
AYRICA NOTLAR :
Merhum Süheyl Ünver “Zat-ı Sâmi’lerini Ziyaret” isimli yazısının son taraflarında büyük hattat Sâmi Efendi için şu tespitlerde bulunuyor.
Yanında oturanlara dikkat eder. Bir gün hattat Abdülkâdir Efendi gelir. Hemen kapı yanındaki sandalyeye diz çökerek oturur. Sami Efendi bu vaziyete tahammül edemeyerek: “Hoca! Bacaklarını sallandır, öyle bir yalı kazığında oturur gibi oturma. Sandalye bacaklar insin diye yapılmıştır” der.
Birisine kızmış ise, başını pencereden uzatıp, ona:”Ben evde yokum” dediği de olur.
Telebesini misafirler yanında tevbih ettiği de olurmuş. Beğenmezse söylenir. Ders günleri on kadar talebe olurmuş. Arada misafirler de gelir, hikâyeler söyler. Ekserisi Ömer Vasfi Efendi üzerine. Salı günleri Ömer gelsin diye dört gözle bekler. İkisi de şakacı.
Hattat Bâhir’e bir gün demiş ki: “Sen de bizim gibi ihtiyarlayacaksın, yazıyı yazarsın, canın sıkıldı mı bırakırsın. Bir müddet sonra hatanı kendin görürsün.”
Yazılarını iyi muhafaza etmeyip katlayana kızar.
Kemankeş Bâhir bir gün Sami Efendi’den bahsederken dedi ki: “Hangi taşın altından kaldırsan çıkar, o mucize idi, mutlaka hayır dua ederdi. Zira yazıda çok titiz davranmıştır. İhmal ve laubaliliği yoktu.
Çok mütevazi idi. Bazen yazdığını talebesine göstererek “Bir şey (yani bir hata) görüyorsanız söyleyin Allah aşkına” derdi.
Kadıasker Mustafa İzzet Efendi'nin Saraydan Kaçışı
İlim ve sanatı, kamil bir insan olma yolunda vasıta kılmış bir insan olan İzzet Efendi, etrafının iltifat, itibar ve alkışlarını kendisine sağlanan ikbal ve yüksek mevkileri, tasavvuf terbiyesinden aldığı prensiplerle arka plana atmayı bilmiş bahtiyarlardandır. Fakat zamanla saray hayatından iyice sıkılan İzzet Efendi, hacca gitmek için izin istedi. 1246'da (1830) müntesibi olduğu Nakşi şeyhlerinden Ali Efendi ile hacca gitti. Mekke'de bir müddet Mehmet Can Efendi'nin hizmetinde bulundu ve onun yanında seyrü sülükunu tamamladı. Dönüşte ilim muhitlerinden istifade maksadıyla Mısır'da kaldı.
Kadıasker Mustafa İzzet Efendi'nin Padişah'a Yakalanması
Bir Ramazan günü Beyazıt Camii'nde kametini dinleyen "II. Mahmud, kamet alan kimdir?" diye sordu. Bunun üzerine, ''Bir Özbek dervişidir'' diye arzettiler. Padişah, ''Mustafa Efendi'nin sesini tanımaz mıyım, beni mi kandırıyorsunuz?'' dedi. Kendisini terk ederek derviş kıyafetinde dolaşmasına son derece müteessir olan padişah, onun cezalandırılmasını istediyse de sonra affetti. Tekrar saraya alınan İzzet Efendi huzur fasıllarına bazan ney üflereyek bazan da sesiyle katıldı. II. Mahmud'un ölümünden sonra Eyüp Sultan Camii hatipliğine tayin edildi. 1264'te (1845) I. Abdülmecid'in ikinci imamı oldu.
İbnülemin Mahmud Kemal İnal'ın Daire-i Umur-i Askeriyye Yazısını Kurtarması
İbnülemin, II. Abdülhamid' in tahtan indirilmesi üzerine Yıldız Sarayı evrakının tetkik ve tasnifi ve birikmiş jurnallerin tasfiyesi işine memur edildi (29 Kasım 191ı). Çalışmalara üç kişilik bir komisyon olarak başlanmışken üyelerden birinin çekilmesi ve yeni komisyonlar kurulması yolunda yapılan teşebbüslerin neticesiz kalması sonunda bu görev zamanla tamamen ona emanet edildi. Karmakarışık hale gelmiş 800 sandık dolusu evrakı büyük bir vukuf ve titizlikle elden geçirerek şimdiki adı Başbakanlık Osmanlı Arşivi olan Sadaret Haz'ine-i Evrak Dairesi'ne teslim etti ve her türlü araştırmaya hazır mükemmel bir arşiv teşkiline muvaffak oldu.Malzemesinin esasını ve en büyük kısmını mühim ve bakir arşivden alması bakımından Osmanlı Devrinde Son Sadrıazam Jar'ın meydana gelmesinde buradaki çalışmasının önemli payı bulunmaktadır.
Rağbetsizlikten dolayı bir zamandan beri yok olmaya yüz tuttuğunu gördüğü hat sanatını yaşatma çarelerini düşünen İbnülemin, aynı zamanda tezhip ve klasik cilt sanatlarının da ihyası gayesiyle, memleketteki istidatları bu sanatlara özendirecek ve devlet desteğiyle eğitimini sağlayacak bir müessese olmak üzere Medresetü'l-hattatin'in kurulmasına ön ayak oldu.
Elsiz Ayaksız Bir Hattat
Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'ndeki G.Y.3 ı numaralı yazı albümünün içinde, sülüs-nesih hatlarıyla yazılmış bir kıt'a mevcuttur. Burada bulunan nadide eserler arasında, san'at değerine bakılmaksızın, anılan kıt'anın ayrı bir yeri olmak lazım gelir. Karşı sahifedeki resminde de görüleceği gibi, kıt'ayı Bidest ü bipa (elsiz ve ayaksız) Mehmed Efendi yazmıştır. Ayaksız olmak, yazmaya elbette mani değildir amma, elleri bulunmayan bir kimse, kalemi iki bileği arasında tutarak nasıl yazar? Sonra, eski san'at yazılarımızın, şimdiki kalemlere hiç benzemeyen tarzda ağzı olan ve sık sık mürekkep hokkasına batırılarak kullanılabilen kamış kalemle yazıldığı. ayrıca, harflerin güzelliğini sağlayan incelik ve kalınlıkların, kalemin elde tutuluş şekline göre çıktığı da unutulmasın!
Her ne kadar, zamanımızda, ağzı veya ayak parmakları ile fırça tutarak resim yapanlar, hatta sergi açanlar işitiliyorsa da, bu hüner, kamış kalemi, kaidelere bağlı kalarak dar bir çerçeve içinde bilekleriyle kullanmanın yanında, elbette daha kolaydır.
Şimdi biz, bu elsiz ve ayaksız hattat muammasını çözmek için geliniz hep birlikte tam üç yüzyıl öncesine gidelim.. .Yine aynı kütüphanede (H.1363, sahife, 147 a) mevcut Vekayinıime-i Abdi Paşa isimli yazma tarih kitabından ıı Receb ıo82 (14 Kasım 1671) gününün vukuatını okuyalım. Zamanının icabı. bir haylı ağır olan ifadeyi sadeleştirerek naklediyorum:
"İnsanoglunu hayrete düşürecek ve ibretle seyredilecek kadar garib, nadir vakalardandır ki, iki eli bileklerinden ve iki ayağı bir şiddetli arıza sebebiyle düşmüş; hasılı ne el kalmış, ne ayak... Böyle bir şahıs, geçimini temin için dilencilikten başka yol kalmadığına karar verince, doğum yeri olan Bolu'dan İstanbul'a gelerek "Suyolcu-... diye tanınan bir hattattan ders alıp. bir müddet bütün dikkatiyle çalışmaya devam eder. Elsiz olduğu halde. Allahın yardımıyla bu dereceye getirdiği yazabilme kudretini meydana koymak için. bir En'drn-ı Şerif yazıp, anılan ayın yirmi dördüncü gününde, bir vasıta ile, padişahımız (Sııltan IV Mehmed) hazretleri tarafından işitildiğinde, bahsedilen şahsı huzurlarına getirtti. Gözü önünde yazmasını emreylediği zaman, o elsiz ve ayaksız, hokka ve kalemini çıkartıp bir satır sülüs ve iki satır nesih yazarak görenleri hayret denizine düşürdü! Evvelce yazdığı En'am-ı Şerif'i de orada arzedip, padişahın lütfunun bolluğundan nasibini aldıktan başka, günde yirmi akça emekli maaşı verilerek, muradına erdirilip gönlü hoşnud edilmişti. Padişahın bu husustaki emrinin yazıldığı beratın üstüne, tuğra çekebilmem için evime geldiğinde, yalnız başımızayken halini görüp. ibret almak üzere. ben de ona yazı yazdırdım. Lakin yazış şeklini anlatmak imkansız! Hasıl-ı kelam, yazarken görülmedikçe, layıkıyla anlaşılmaz. Ama, kısacası bu ki, elsiz ve ayaksız halinde. iki bileğinin uçlarıyla hokkayı belinden çıkartıp, kalemi de iki bilek ucuyla kuvvetlice tutup , kağıdı önündeki yere koyarak, tuhaf bir tarz üzere, eli çabuk katipler gibi, korkusuz ve pervasız her ne isterse yazıp bitirir... Dilediğini işlemek kudretine sahip olan Allah-ı tesbih ederim".
Bıdest'in yazdığı eserlerin ne olduğu belli değildir. Büyük ansiklopedistimiz Müstakimzade Sadeddin Efendi de, iki yüz yıla yakın bir zaman önce yazdığı Tııhfe-i Hattatın adındaki değerli hat tarihi kaynağında, onun hiçbir yazısına rastlamadığını, Raşid Tarihi'ndeki malumatı gördüğü için ismini kaydettiğini dip notunda belirtiyor. Buradan da anlaşılıyor ki, Bidest'in eserleri, zamanın tahribkar eline pek fazla dayanamamış ve yok olmuştur.
Nasılsa kalan ve buraya örnek olarak alınan kıt'a, vaktiyle müdekkık üstadımız Necmeddin Okyay'ın eline geçmiş, sonra onun koleksiyonuyla birlikte Topkapı Sarayı Müzesi'ne intikal etmiştir.
Bu yazı, birinci sınıf eser olmaktan elbette uzaktır. Ancak, elsizliğine rağmen, değme el sahiblerine taş çıkartacak derecede başarılıdır. Hele üstteki sülüs satırda geçen "kaf-te" bitişik harfleri, Necmeddin Efendi'nin de belirttiği üzere, bir üstadın elinden çıkmışcasına mükemmeldir.
Yazı için en önemli iki uzvun birinden mahrum iken. istidadıyle bu kadar yazabilen Bolulu Bidest Mehmed Efendi'nin kabri de belli değildir. Devhatü'l-Küttab namındaki hattatlar tarihinde. Sultan 11. Süleyman devrinde (1687-1691 arası) vefat ettiği kayıtlıdır.
Denilebilir ki, elinin olmayışı, ona, büyük mahrumiyetlerden sonra, gerçi yirmi akça gündelik ve padişahın ihsanını kazandırmıştır amma, hat san'atımıza muhakkak ki büyük üstad kaybettirmiştir.






