
İsrail, Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs üzerinden Avrupa güvenlik mimarisine nüfuz etmeye çalışırken, ortaya çıkan yeni eksen NATO ve AB içinde stratejik kırılganlıklar oluşturuyor. Bu süreç, Avrupa’nın bütünlüğünü test ederken Doğu Akdeniz’de gerilimi artıran ve uzun vadeli istikrarsızlık riskini büyüten bir tablo ortaya koyuyor.
Troya Savaşı'nı, Hektor ile Aşil’in hikâyesini ve Akaların Troya şehrini ele geçirmek için “hediye” olarak kullandıkları Truva Atı'nın hikayesini bilmeyen yoktur. Avrupa Birliği ve NATO üyesi olan Yunanistan’ın atalarından kalan bu “meşhur” mirası İsrail’in amaçları doğrultusunda kullanmak istediğine yönelik emareler her geçen gün kuvvetleniyor. Atina yönetiminin son olarak İsrail’den 750 milyon dolar tutarında bir roket atar sistemi satın alma anlaşması yaptığı biliniyor.
NATO şemsiyesi altında bulunan, AB’nin ekonomik yardımlarından beslenen Yunanistan’ın, Avrupa vatandaşlarının vergilerinden elde edilen gelirle Gazze ve Lübnan’da soykırım ve etnik temizliğe imza atan bir ülkenin savunma sanayisini beslemesi soru işaretleri uyandırıyor. İsrail gibi Avrupa Birliği ülkelerini doğrudan hedef alan ve tehdit eden bir ülkenin, Birlik’i etki altına almak için Atina’yı yeni bir maymuncuk olarak mı kullanmak istediği cevaplanmayı bekleyen önemli bir soru. Fransa’nın önünü çektiği ülkeler Avrupa savunma sanayiini geliştirmek için Made in Europe ve SAFE gibi programları güçlendirmeye çalışırken, Yunanistan’ın tam aksi bir politikayla İsrail savunma sanayiini beslediği de görülüyor.
ORBAN’IN YEDEĞİ MİÇOTAKİS Mİ?
Soykırım suçlamasıyla Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde hakkında dava açılan İsrail’in, AB politikalarının işlemesini engelleyen Macaristan’ın eski Başbakanı Viktor Orbán’ın ardından tuttuğu ağıt herkesin malumu. Şimdi soru; acaba İsrail, Orbán’ın yedeği olarak Yunanistan’ın Başbakanı Kiryakos Miçotakis’i mi hazırlıyor? Yine İsrail’in NATO’yu zayıflatmak ve hatta parçalamak için farklı ülkeler üzerinden girişimlerde bulunduğu izlenmekte. Tel Aviv’in bu anlamda Atina’yı NATO içindeki birlikteliği zayıflatmak ve çatışma ortamı çıkarmak amacıyla kullanma niyetinde olduğu son dönemde İspanya, İtalya ve Türkiye gibi ittifakın Güney ve Doğu kanadının önemli ortaklarına yönelik saldırılarını artırmasıyla görülüyor.
Atina yönetimi daha önce de İsrail ile birlikte Doğu Akdeniz’de istikrarsızlığı körükleyecek “hayali projeler” ile Avrupa Birliği’nin jeopolitik çıkarlarına darbe vuracak adımlar atmaktan geri durmadı. Bu noktada özellikle İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasında geliştirilen enerji ve güvenlik iş birlikleri dikkat çekmektedir. Doğu Akdeniz’de keşfedilen hidrokarbon kaynaklarının Avrupa’ya taşınması amacıyla gündeme getirilen EastMed Boru Hattı projesi, teknik ve ekonomik açıdan ciddi soru işaretleri barındırmasına rağmen siyasi bir araç olarak öne çıkarılmıştır. Bu proje, enerji arz güvenliği görünümü altında, Avrupa enerji güvenliği açısından kritik önemde olan Türkiye’yi İsrail çıkarları adına hedef almayı amaçlıyordu.
ATİNA’NIN BATI İTTİFAKI İÇİNDEKİ GÜVENİLİRLİĞİ SORGULANIYOR
Son yıllarda İsrail–Yunanistan–Güney Kıbrıs üçgeninde artan askeri tatbikatlar, savunma anlaşmaları ve istihbarat paylaşımı bu eksenin giderek kurumsallaştığını göstermekte. Özellikle hava kuvvetleri ve deniz güvenliği alanlarında yapılan ortak tatbikatlar, bu üçlü yapının sadece ekonomik değil askeri bir blok haline gelme potansiyeli taşıdığını ortaya koymaktadır. İsrail’in ileri teknoloji savunma sistemlerini Yunanistan ve Güney Kıbrıs üzerinden Avrupa güvenlik mimarisine entegre etmeye çalıştığı da dikkat çeken bir diğer husustur.
Hakeza Ukrayna Savaşı sırasında Rusya’nın, AB yaptırımlarını Yunanistan tarafından tedariki sağlanan “gölge filo” tankerlerle deldiği yine bizzat Avrupa medyası tarafından suçüstü yapılarak ispatlandı. Bu durum, Yunanistan’ın yalnızca İsrail ile değil, küresel güç dengelerinde farklı aktörlerle de pragmatik ve zaman zaman çelişkili ilişkiler yürüttüğünü göstermektedir. Bu çok yönlü politika, Atina’nın Batı ittifakı içindeki güvenilirliğini tartışmaya açan bir unsur haline gelmiştir.
İSRAİL’İN AVRUPA’YI ORTA DOĞU’DAKİ KAOSA SÜRÜKLEME ÇABASI
Öte yandan, Güney Kıbrıs’ın İsrail ile geliştirdiği yakın ilişkiler de dikkat çekicidir. Ada, Doğu Akdeniz’de İsrail için stratejik bir ileri karakol işlevi görmeye başlamıştır. Limanların ve hava üslerinin İsrail tarafından kullanımı, bölgedeki askeri hareketliliği artırmakta ve bu durum bölgesel güvenlik dengelerini doğrudan etkilemektedir. Aynı zamanda Güney Kıbrıs’ın AB üyesi olması, İsrail’in Avrupa içindeki etki alanını genişletmesi açısından önemli bir avantaj sağlamaktadır. Bu yolla İsrail’in, Orta Doğu’da çıkardığı kaosa Avrupa’yı da ortak etme kabiliyetine sahip olduğu da görülüyor. İran savaşında füzelerin Güney Kıbrıs’a kadar ulaşması bu tehdidi net gösterdi. Bu gelişmenin asıl sorumluluğunun Atina-Tel Aviv ittifakına ait olduğu açık bir gerçek.
Ancak “Avrupa’nın yaramaz çocuğu” gibi görülen Yunanistan, “dokunulmazlık” değerlendirmesinde bulunarak, Avrupa’yı derinden etkileyebilecek sonuçları olacak İsrail’in tüm Orta Doğu’yu kaosa sürükleyen politikalarına ortak ve destek olup tehlikeli bir oyun oynama kararı aldı. Bu durum, Avrupa Birliği içinde stratejik uyumsuzluklara ve güvenlik politikalarında çatlaklara yol açma potansiyeli taşımaktadır.
AMAN VERMEZ TÜRKİYE TAKINTISI
Kör bir Türkiye karşıtlığı ve yeni bir hami bulma çabasıyla giriştiği bu maceracı tutumun tüm Avrupa’yı zayıflatmaya namzet etkileri olacağı şimdiden görülmektedir. Özellikle Doğu Akdeniz’deki gerilimler, NATO içindeki dayanışmayı test eden bir unsur haline gelmiş, ittifakın güney kanadında kırılganlık yaratmıştır.
Sonuç olarak, İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs ekseni yalnızca bölgesel bir iş birliği değil, aynı zamanda Avrupa güvenlik mimarisini, NATO iç dengelerini ve Doğu Akdeniz’deki güç dağılımını etkileyen çok katmanlı bir stratejik yapı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yapı, kısa vadede belirli aktörlere avantaj sağlasa da uzun vadede Avrupa içinde ayrışmaları derinleştirme ve bölgesel istikrarsızlığı artırma riski taşımaktadır. Bu nedenle söz konusu ilişkilerin yalnızca ikili anlaşmalar bağlamında değil, daha geniş bir jeopolitik perspektiften değerlendirilmesi gerekmektedir.






