Osmanlı'dan önce dünya

.
00:0015/03/1999, Pazartesi
G: 12/11/2013, Salı
Yeni Şafak
Osmanlı'dan önce dünya
Osmanlı'dan önce dünya

İstanbul BB Kültür İşleri Daire Başkanlığı'nca hazırlanan 'Osmanlı Cihan Devleti'nin 700. Yılı' etkinliklerinden biri olan "Medeniyet İçin Konuşmalar"ın geçtiğimiz günlerde düzenlenen ilk programında, İÜ Ed. Fak. Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Teoman Duralı, "Türk Kültüründe Osmanlılığın Yeri" konulu bir konuşma yaptı. Osmanlı üzerine söylenenlerin genelde 'hamasi nutuklar'dan öteye geçemediğini vurgulayan Duralı, Osmanlı'nın gerçekten anlaşılabilmesi için, öncelikle 'kültür', 'devlet', 'medeniyet' gibi kavramları açımladı. Sonra da Osmanlı'nın tarihteki 'aslî konumu' üzerinde durdu. Bu konuşmayı üç bölüm halinde yayınlayacağız.

TEOMAN DURALI

Toplumların birarada yaşayışı öncelikle kan bağına dayanarak oluşmuştur. Bu doğal olan yaşayıştır. Aile ve daha geniş bir çerçevede akrabalık, kabile ve aşiret yaşayışı, kan bağına dayanan bir olaydır. Bir sonraki aşamada kan bağını aşmış olan toplum yapılarıyla karşılaşıyoruz. Bu kan bağı ötesi toplum yapılarında 'ülkü birliği'ne dayalı bir toplum hayatını buluyoruz.

Asıl medeniyet kurucu toplumlar, kan bağını aşıp ülkü birliğine dayalı toplumlardır. Bunların 'devletleşmesi' ve bu devletlerin çerçevesinde meydana gelen siyasi yapılaşmalar tarihe damgalarını vurmuşlardır. Bu tür devletler, özellikle Asya-Avrupa ekseni üzerinde kendisini göstermiştir.

Doğu'dan Batı'ya gittiğimizde ilk büyük örnekleri Çin, Hint ve Orta Asya'da buluyoruz. Bunların yanında Mezopotamya, Mısır ve Avrupa'da da, özellikle Roma'yla birlikte 'ülkü devlet' yapısını görüyoruz.

Ülkü devletinden çıkan toplumlara 'kültür milleti' adını veriyoruz. Gerçi kan bağına dayalı toplumlarda da kültür söz konusudur, ancak orada bağın esasını 'kandaşlık' teşkil eder. Ülkü toplumunda ise soyut değerler bağ kurucu konumundadır.

Medeniyetlerin teşekkülü

Bizi birbirimize kaynaştıran ülkü birliğine dayalı toplumlar, zamanla 'medeniyet' dediğimiz kültür olayını ortaya çıkarmışlardır. Medeniyet ise kültüründe üstünde yer alan bir olaydır ve bir 'üst derece'dir.

Medeniyet, adı üstünde, 'Medine'den gelmektedir ve 'Medine' devlet demektir. Devlet çatısı altında buluşmuş insanların meydana getirdikleri toplum yapısı: Medeniyet bu... Medeniyet, aşiretten ve kabileden farklı olan doğa ötesi bir yapılaşmaya işaret etmektedir. Bu anlamda devletler, öncelikle Asya ve Avrupa ekseni üzerinde görülmektedirler.

İlk büyük ülkü devleti Asurlular'dır. Asur devleti aşiret-ötesi bir toplum yapısını sunmaktadır. Aşiret ötesi devlet yapısına sahip toplumun en başta gelen özelliği, kandaşlık ölçüsünü aramaması, onun dışında biyolojik olmayan, tamamıyla sosyo-kültürel bir takım unsurların aranır olmasıdır.

İlk imparatorluk devleti

Bu unsurların başında 'inanç' ve 'dil' gelmektedir. Asur dilini benimseyen, kullanan ve kanunlarına hukukuna bağlı olan herkes Asurlu kabul edilmiştir. Bu olay, öteki Mezopotamya devletlerine ve bu cümleden olmak üzere Akadlar'a geçmiş ve oradan da en eski çağlarla ilk çağ arasındaki önemli köprüyü oluşturan İran Devleti'ne... En eski tarih filozofu olarak kabul edebileceğimiz Heredetos'un ifadesine göre Persler, kesinlikle din, dil, ırk farkı gözetmeksizin Pers hukukuna bağlı herkesi kendilerinden saymışlar. Ve bu yolla bize 'ilk imparatorluk devleti'nin örneğini sunmuşlardır.

İmparatorluk, devletin daha bir genişlemiş halidir.

Devlet kavramı altında biz gene kan bağının uzantılarına rasgelebiliriz. Tarihte 'kan bağını' terketmemiş önemli iki devletten bahsedebiliriz. Birisi Çin diğeri Japonya'dır. Japonya günümüze değin kanla irtibatlı toplum düzeninin örneğini sunmuştur.

Kan bağını terketmemiş millilenme-millet olma olayına 'kavmiyet-etnisite' diyoruz. Ama etnisiteyi terketmiş devletleşmelerin en önemli örneklerinden birisi doğuda Hint ve İran, Batı'da da M.Ö 5. yy'dan itibaren izini sürmeye başladığımız Roma'dır. Roma, Asur, Pers geleneğini üstlenerek yürüyüp gelmiştir.

Avrupa'da iki ayrı toplum

Avrupa'da çok eski çağlardan, MÖ 4. yy'dan itibaren iki görünüş karşımıza çıkıyor. Bunlardan biri etnik toplum; bunun örneklerine Avrupa'nın kuzeyinde, Ren'in ve Alp Dağları'nın kuzeyinde, Germen toplumlarında karşılaşıyoruz. Ülkü devletinin örneğini de Roma Devleti'nde görüyoruz. Ülkü devletinin ortaya çıkmasında en hayati âmil, 'Tek Tanrılı Vahiy Dini'dir.

Yahudilik, başlangıçta etnisiteyi aşmak iddiasıyla ortaya çıkmış olmakla birlikte zamanla arkaik inançlara yenik düşerek kan bağını öne çıkarmıştır. Cihanşumul bir inanç düzeni olma yerine zamanla belirli bir kavmin inancı durumuna gelmiş, bir kavimle özdeşleşmiştir. Tıpkı daha eski aşiret inanç düzenleri gibi, belli bir topluma mahsus bir inanç düzeni olarak karşımıza çıkıyor zamanla.

Arkasından gelen Hristiyanlık ise bu cihanşumul-beşerşumul ülküsünü anında taşıyıp gerçekleştirmeye yönelmiştir. Hristiyanlık, yayılma bölgesini Roma Devleti'nde bulmaktadır. Bu da bir tesadüf değil. Söylediğim gibi Hristiyanlık'tan önce de Roma'da bir ülke devleti yönelimi vardı. Hristiyanlık'la birlikte bu perçinleşmiştir. Ancak Hristiyanlık Roma'ya yerleştikten sonra Roma'nın eski özelliklerini üstlenmiştir. Hristiyanlık zamanla bir Roma-Latin kültür taşıyıcısı durumuna gelmiştir. Zamanla da, taşıyıcılarına göre farklılaşan Hristiyanlıklar ortaya çıkar olmuştur.

Haç'ın sağladığı birlik

Bir Doğu Hristiyanlığı vardır; bu da ikiye ayrılır. Rum kültürünün taşıyıcısı olan Rum-Ortodoks Kilisesi ve Rus kültürünün yayıcısı durumuna gelen Rus-Ortodoks Kilisesi. Bir de Roma-Latin kültürünün taşıyıcısı olan Katolik Kilisesi. Daha başka, irili ufaklı Hristiyanlıklar da var.

Herbiri farklı kültür dünyasının temayüzcüsüdür. Mesela bir Rus Kilisesi'ne gittiğinizde göreceğiniz manzara, bir İsveç-Protestan Kilisesi'nden farklıdır. Bir Flemenk Kilisesi'yle Habeş Kilisesi'ne gittiğiniz vakit ikisinin de kilise olduğunu çok az işaretten anlayabilirsiniz. Ve o işaretlerin başında da "haç" geliyor.

Dilleri, kıyafetleri, ibadet şekilleri farklı, ilahileri farklı... Bu çeşitliliğin getirdiği farklı ülküler, farklı idealler de söz konusudur. Teolojik bir kırılmadan bile sözedebiliriz. Süryani Kilisesi ile Katolik Kilisesi arasında teolojik bir bağ kurmak son derece zordur.

İslam 'ortaya çıktığında
'

İslam'la birlikte farklılıkların birleştirilmesi, organik bir yoldan olmuştur. Çünkü İslam'ın temelinde, Hristiyanlık'ta ve hatta Yahudilik'te ve hatta Budacılık'ta gördüğümüz 'misyonerlik' durumu yoktur.

İki yoldan yayılmıştır İslam. Özellikle Müslüman olan tüccarların iş gayesiyle gittikleri çeşitli coğrafyalarda karşılaştıkları insanlara kendi inançlarını anlatmaları yahut inancı tatbik ederken insanların bunu görmesiyle... Güneydoğu Asya'da, Malay takımadaları ve yarım adasında, Afrika'nın ortasında, Çad'da, Nijer'de, Mali'de, Sudan'da bu durumu görüyoruz. Afrika'ya doğru yayılışında İslam'ın öncelikle tüccarların beraberlerinde götürdüğü tavırları-tatbikatları sözkonusu ve daha az ölçüde savaş yoluyla yayılmıştır İslam.

Savaş yoluyla yayılmasında İslam'ın kendi ülküsünden ziyade bunu üstlenmiş olan toplumların savaşçılığı ön plana geçmektedir. Savaşçı olan toplumların başında Türkler gelmişlerdir. İlk zamanlarda Araplar savaşçı görünüm sunarlar. Kısa sürer bu hal; 60, bilemediniz 70 yılı geçmez. Araplar tabiat itibariyle asker değildiler.

Araplar, belirli bir inancın yarattığı çok büyük bir coşkuyla yerlerinden yurtlarından fırlayarak bilinen dünyanın dört bir yanına yayılmışlar ama saman alevi gibi kısa bir süre sonra bu heyecan yerini başka uğraşılara bırakmıştır. Bu uğraşların başında iktisat ve siyaset geliyor. İranlılar'a gelince, onlar hiçbir zaman kılıç yoluyla yaymamışlardır İslam'ı; ticarete ve kültür yayılmacılığına öncelik vermişler.

İslam'ı en çok yayanların arasında Hintliler'i saymamız gerekir. Hintli Müslümanlar'da ticaret unsuru çok ağır basar.

Askerlik yoluyla dini yayma

Şu halde askerlik yoluyla yayma işi İslam aleminde bir tek Türkler'e mahsustur diyebiliriz. Mesela Hind'e İslam'ı ilk götürenler Araplar olmuşlarsa da orada İslam'ı asıl yayan Türk boylarıdır. Ve bu yayma savaş yoluyla olmuştur. İslam aleminin kendi içerisindeki İslam'ın değişik versiyonlarını, gene Türkler savaş yoluyla kabul ettirmişlerdir. Gayet tabii ki Avrupa'ya da; ve hatta daha az bildiğimiz Afrika'ya da. Afrika'ya Türkler'den önce Araplar ticaret yoluyla İslam'ı götürmüş olmakla birlikte asıl büyük giriş, Osmanlılar zamanında olmuştur.

Habeşistan'a, Sudan'ın güneyine ve Sahra'nın derinliklerine inmeye başlamıştır Türkler. Bu "öğünülecek veya yerinilecek birşey mi?" tartışmasına girmiyorum. Sadece tarihi bir olayın tespitine çalışıyorum.