SDG projesini İsrail devraldı

04:006/01/2026, Salı
G: 6/01/2026, Salı
Yeni Şafak
Bölgede yıllardır ABD’nin kurmak istediği terör koridoru hayalini artık İsrail sürdürüyor.
Bölgede yıllardır ABD’nin kurmak istediği terör koridoru hayalini artık İsrail sürdürüyor.

ABD’nin uzun yıllar terör örgütü YPG/SDG eliyle Suriye’nin kuzeyinde kurmak istediği “terör koridoru” projesini İsrail devraldı. İsrail hem Suriye’yi bölmek hem Terörsüz Türkiye sürecini sabote etmek hem de bölgeyi istikrarsızlaştırmak için SDG’yi aparat olarak kullanmaya başladı. SDG bu nedenle 10 Mart Mutabakatı'na rağmen Netanyahu’ya güvenerek kendini feshetmedi.

Suriye’de iç savaşın bitmesinin ardından imzalanan 10 Mart Mutabakatı kapsamında terör örgütü SDG’nin yeni yönetime entegrasyonu lafta kaldı. Anlaşmaya göre SDG’nin 31 Aralık 2025’e kadar Suriye yönetimine entegrasyonunun tamamlanması gerekiyordu, ancak bu gerçekleşmedi. Gelinen noktada SDG hiçbir somut adım atmazken, önceki gün Şam yönetimi ile SDG arasında gerçekleşen askeri entegrasyon çerçevesindeki son görüşmeden de sonuç çıkmadı. SDG, 10 Mart Mutabakatı'na rağmen İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya güvenerek kendini feshetmedi. 31 Aralık’a kadar Suriye ordusuna katılması gereken SDG, geçen ay Suriye ordusunun Fırat’ın doğusuna girmemesi gerektiğini savunmaya başladı. SDG ayrıca varlığının 3 ayrı tümen halinde korunmasını, savunma ve içişleri bakanlıkları ile genelkurmayın kendisine verilmesini istedi.

TERÖR DEVLETİ İSTİYOR

Türkiye’nin yakından takip ettiği mutabakat kapsamında SDG'nin verdiği taahhütleri yerine getirmediğini kaydeden Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “SDG'nin İsrail ile iş birliği içinde olduğu” yönündeki açıklamaları da bölgede yıllardır ABD’nin kurmak istediği terör koridoru hayalini İsrail’in devraldığına işaret ediyor. Gelişmeler SDG’nin ayrı yapı olarak kalmak istediğini gösteriyor. Bunun hamiliğini de kendi güvenliği için Suriye’nin “Sünni”, “Nusayri”, “SDG” ve “Dürzi” olmak üzere 4’e bölünmesini isteyen İsrail yapıyor.

Suriye’de SDG üzerinden yürütülen sürecin, Irak’ta kalıcı hale gelen özerklik ve İran’da derinleştirilen iç baskıların birbirinden kopuk gelişmeler olmadığını kaydeden uzmanlar, bunun ABD ve İsrail’in bölgesel çevreleme stratejisinin farklı sahalardaki eş zamanlı uygulamaları olduğu görüşünde. Bugün Suriye’de “entegrasyon” denilen, İran’da “iç mesele” diye sunulan, Irak’ta “yerel gerçeklik” olarak normalleştirilen süreçlerin aynı stratejik haritanın parçaları olduğu belirtiliyor. Suriye’nin kuzeydoğusunda PKK/SDG’nin meşrulaştırılmasına yönelik tüm adımların, yalnız ABD ve İsrail’in değil, Rusya’nın da açık itirazdan kaçınarak denge hesabıyla sessiz kaldığı bir süreç olduğuna dikkat çeken uzmanlar, bu sessizliğin fiili onay anlamına geldiğine, İngiltere’nin ise haritayı sessizce çizen mimar rolünü tercih ettiğine dikkat çekiyor.

ABD-İSRAİL STRATEJİSİ VE İRAN BOYUTU

Suriye’nin kuzeydoğusunda SDG/PKK üzerinden yürütülen “entegrasyon” sürecini, İran’da yaşananlardan bağımsız okumak, stratejik bir körlük olarak yorumlanıyor. Bugün Orta Doğu’da eş zamanlı ilerleyen gelişmelerin tekil krizler değil, birbiriyle konuşan cepheler olduğu kaydediliyor. ABD ve İsrail’in bölgesel hedefleri bağlamında bakıldığında Suriye, Irak ve İran aynı stratejik denklemin farklı sahaları olurken, denklem ise bölgesel güçlerin çevrelenmesi, merkezi devlet reflekslerinin zayıflatılması ve güvenlik mimarisinin parçalanması hedefinde birleşiyor. Uzmanlara göre, “ABD, Orta Doğu’da güçlü ama kontrolsüz devlet yerine zayıf ama yönetilebilir alan istiyor. İsrail açısından tablo daha da net. İsrail parçalı, iç sorunlu ve merkezi refleksi zayıf komşularla avantajlı hale geliyor. Bu nedenle Irak’ın zayıflaması İsrail için stratejik kazanç olurken, Suriye’nin bölünmesi ise ideal senaryo. İran’ın iç istikrarsızlığı hedeflenirken, Suriye’nin kuzeydoğusunda fiili özerk bir yapı oluşması, İsrail açısından İran etkisinin kara bağlantısının kesilmesi, Hizbullah hattının baskılanması, bölgesel dengeleyicilerin parçalanması anlamına geliyor. Bu tablo, Oded Yinon Planı perspektifiyle de birebir örtüşüyor.

DEAŞ YENİDEN HORTLADI

Eş zamanlı olarak SDG’nin PKK’dan farklı bir yapı olduğu iddiaları yeniden dolaşıma sokulurken Suriye ve Türkiye’de DEAŞ terörü hortladı. Böylece “DEAŞ ile mücadele için SDG’nin gerekli olduğu” propagandası yeniden dolaşıma sokuldu. Suriye’de tek devlet anlayışı henüz sağlanamazken, bölgedeki ayrılıkçı güçler ve DEAŞ tehlikesi, SDG’nin elini kuvvetlendirmek için sürekli ısıtılıyor. Lazkiye ve Tartus’taki Esed yanlılarının ortaya çıkardığı karışıklıkların yanı sıra, etkisini iyiden iyiye unutturan DEAŞ’ın yeniden sahaya sürülmesi, SDG’nin elini güçlendirmek için atılan adımlar olarak nitelendiriliyor. Uzmanlar, Yalova’da 3 polisin şehit düştüğü DEAŞ saldırısının münferit bir güvenlik olayı olarak okunmaması gerektiğini belirtiyor. Bu tür eylemlerin, terörün “iyi-kötü” diye ayrıştırıldığı bir algı zeminini beslediğine dikkat çeken uzmanlar, DEAŞ’ın haklı olarak mutlak kötülük olarak konumlandığını, aynı anda PKK/SDG’nin ise “DEAŞ’la savaşan yerel ortak” etiketiyle meşrulaştırıldığını belirtiyor. Türkiye’nin terörle mücadelesinin bu ayrıştırma üzerinden baskılandığı değerlendirmesinde bulunan uzmanlar, DEAŞ saldırılarının uluslararası zeminde “bakın tehdit bu” çerçevesini güçlendirdiğini vurguluyor. SDG’nin bu tehdide karşı “zorunlu ortak” olarak pazarlandığı, sonuçta ise terörün, terörle mücadele söylemi üzerinden başka bir terörü aklama aracına dönüştüğü kaydediliyor.

Öcalan’dan örtülü talimat

  • Suriye’de SDG’nin direnmesinin ana sebeplerinden birisi de teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın kamuoyuyla paylaştığı mesajlarındaki alt metinler. Uzmanlara göre Öcalan, mesajlarında bir yandan SDG’ye “10 Mart Mutabakatı’na uyun” çağrısı yaparken, diğer yandan satır aralarında “statünün korunması ve derinleştirilmesi” telkininde bulunuyor. Teröristbaşının mesajlarında “silah bırakma” veya “tasfiye” değil, “öz savunma” ve “yerel düzen” vurgusu dikkat çekiyor. Uzun süredir “bağımsızlık” ya da “federalizm” söyleminden kaçınan Öcalan, bunun yerine aynı kapıya çıkan “demokratik konfederalizm”, “yerel yönetişim” ve “öz savunma” gibi kavramları kullanıyor.

Entegrasyon değil birleşme olmalı

  • Uzmanlara göre 10 Mart’taki mutabakatta ortaya konulan “entegrasyon” hedefi de yanlıştı. Bu, birleşmenin olmayacağının önceden kabulüydü. Oysa tek ordu, tek bayrak ve tek güvenlik aklının geçerli olması için gerçek bir birleşme olması gerekiyordu. Uzmanlar, entegrasyonun ayrı kimlik ve birliklerin korunabileceği, özel statülerle devam edilen bir sisteme işaret ettiğini vurguluyor. Bu durumda Suriye’de bütünleşme yerine, çift refleksli bir güvenlik mimarisi ortaya çıkıyor. “Entegrasyon” ve “katılarak bir bütün olmanın” aynı şey olmadığına işaret edilirken, özellikle devlet-ordu-güvenlik bağlamında bu farkın hayati sonuçlar doğuracağına işaret ediliyor. Devlet terminolojisinde bu iki kavramın karıştırılmasının “bilinçli bir algı operasyonu” olduğuna işaret eden uzmanlar, şunları dikkat çekiyor: “Dolayısıyla tuzağa düşmeyelim, bir orduya entegre edilen ama silah bırakmayan, ayrı tümenlerini koruyan, coğrafi dokunulmazlık talep eden bir yapı, orduya katılmamıştır. Bu yapı orduya dahil edilmiş gibi yapılarak, orduyu kendi varlığına alıştırmaktadır. Bu, klasik anlamda devlet içinde devlet modelidir. Bugün kamuoyuna entegrasyon diye sunulan süreçte bilinçli olarak ‘katılarak bir bütün olma’ algısı oluşturulurken, sahadaki gerçek silahlı yapının dağılmadığı, komuta devrinin yapılmadığı, coğrafi kontrolün korunduğu bir sisteme evriliyor. Bugün entegrasyon denilerek yapılan şey, ayrı silahlı yapıyı koruyor, fiili özerkliği normalleştiriyor.”

Suriye ile deniz yetki anlaşması şart

  • Suriye’nin kuzeyinde SDG üzerinden yürütülen planın denizler üzerinde de belli amaç taşıdığı belirtiliyor. Asıl hedefin Türkiye’nin güneyinde terör devletçiği benzeri bir yapı kurmak olduğunu kaydeden uzmanlar, bu yapının Doğu Akdeniz’e dolaylı veya doğrudan erişiminin, Türkiye’nin deniz yetki alanlarının fiilen tartışmalı hale getirilmesine yol açacağı görüşünde. Türkiye’nin Libya ile yaptığı Deniz Yetki Alanları Sınırlandırma Antlaşması Doğu Akdeniz’de nasıl bir kilit hamle olduysa, Suriye ile de yan sınır değil karşılıklı kıyılar esasına dayalı, Libya benzeri bir antlaşma yapılarak SDG üzerinden yürütülen planın denizden kesilmesi gerektiğine dikkat çekiliyor.

Somaliland ve İran hamlesi planın parçası

  • İran’da başlayan protestolar ve İran’ın yeniden hedefe konulması, Suriye’nin batısında Esed yanlılarının neden olduğu kaos ve İsrail’in Somali’den ayrılan sözde Somaliland’ı devlet olarak tanıması yeni bölge tasarımının parçaları. İsrail’in Somaliland adımının bu süreçte kritik önemde olduğunu vurgulayan uzmanlar, Babü’l-Mendep Boğazına yakınlık, Kızıldeniz–Hint Okyanusu geçişinin kontrolü, İran’ın Yemen (Husiler) hattının çevrelenmesi, Doğu Afrika’da kalıcı askerî/istihbarî ayak hamlelerinin, İsrail’in “çevre kuşak” güvenlik doktrininin Afrika ayağı olduğunu belirtiyor. Suriye’de kuzeydoğu ne ise Somaliland’ın Kızıldeniz’de o olduğu vurgulanıyor.


#SDG
#İsrail
#ABD
#Suriye
#Terör