Acele etme bebek! Hemşiremiz yok

00:0010/08/2008, Pazar
G: 4/08/2017, Cuma
Diğer
Acele etme bebek! Hemşiremiz yok
Acele etme bebek! Hemşiremiz yok

Bir oğlunuz dünyaya gelseydi ve siz ona dokunamadan bir camekanın ardından sevmek zorunda kalsaydınız ne hissederdiniz? Ben söyleyeyim. Dr. Zekai Tahir Burak Hastanesi'nin Yoğun Bakım Ünitesi'ne çocuklarını emanet eden, ama 'canlarını' bir kez bile kucağına alamayan anne-babalar ne hissettiyse onu... Gelin bu hissi sizinle tanıştırayım...

Sizi parmak bebeklerin dünyasıyla ben tanıştıracağım. Çünkü o dünyayı tıpkı geçen hafta yaşamını yitiren onlarca prematüre bebeğin babası-annesi kadar yakından tanıyorum… Beni onların dünyasına çeken, prematüre bebeklerle ilgili haberleri daha fazla hassasiyetle izlettiren oğlum M. Berat'tan başkası değil. O da 6.5 aylıkken dünyaya gelen 1 kilo 70 gramlık küçük bir savaşçıydı… Bugün 18 aylık bir çocuk… Bu satırların 18 ay gecikmesinin sebebi ise okuyacaklarınızı hep unutmaya çalışmamdı. Ama olmadı… Bir alt yazı bir kez daha yakaladı beni: "Dr. Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yenidoğan Ünitesi'nde kalan, doğdukları ülkenin gerçeğiyle yüzleşmek için acele eden minik bedenlerin 20 tanesi daha yaşamını yitirdi…" Bu yazının küçük bir amacı var. Bir gün bir yetkili yine çıkar ve 'Zaten prematüreydiler" diyerek bu ülkede bir canın değerini ortaya koyarsa, o yetkiliyi bir de bu gözle dinleyin. İşte Berat'ın hikayesi...

YÜZDE 10'LUK İHTİMALLİ HAYAT

Prematüre bebek aileleri için her şey, doktorunuza gittiğiniz sıradan bir günde, doğacak yavrunuzun biraz aceleci olduğunu öğrenmenizle başlar. O güne kadar her anne ve baba adayı gibi bebek odası takımlarına, arabalarına, kıyafetlerine bakmış, hatta odasını hazırlamışsınızdır bile… Ama tüm bu heyecan, o gün doktorunuzun ağzından dökülen cümle ile yerini derin bir sükûta bırakır: “Çocuğunuzu kaybedebiliriz. Hazır olun. Başarma şansımız yüzde 10” Sebep çok önemli değildir. O güne kadar doktordan benzer cümleleri duymuş anne adaylarından kiminin şekeri yüksektir, kiminin tansiyonu… Kimi de başka bir canı daha koruyamayacak kadar naiftir, ama sonuç hep aynıdır.

BURAYA GELMEYİN!

Doktor sizi uğurlarken 'eğer' der ve devam eder: “Bebeğiniz 26 haftadan önce dünyaya teşrif etmek isterse boşuna buraya gelmeyin. O sadece Çapa ve Cerrahpaşa'da hayata tutunabilir” Bizim oğlumuz Berat, henüz 23 haftalıktı bu cümleleri duyduğumuzda… Yani bir prematüre adayıydı. Tıpkı hayata gözlerini yuman "zaten prematüre" 20 minik beden gibi… Berat da acele ediyordu dünyaya gelmek için. Ama ne ciğerleri dünyanın kirli havasını solumaya hazırdı, ne gözleri dünyanın karanlığında görmeye… Böyle bir durumla yüzleşen her baba adayı benim de yaptığım şeyi yapar. İnternete girer, Google arama motoruna prematüre yazar ve ara der. Ve internet 23 haftalık bir bebeğin yaşama şansını, 'özür' ihtimallerini sıralar:"Prematürelerin gözleri, kulakları, kafatası, iç organları tam gelişmediği için…" Henüz doğmamış yavrunuz ve çilesi kucağınızdadır. O günden sonra aceleci oğlunuzu dünyaya daha geç gelmesi için ikna savaşı başlar. İlaçlar, iğneler havada uçuşur. Ama bu savaş sadece bir-iki hafta sürer. Artık bebeğiniz hayata anne karnını andıran kuvözde hazırlanacaktır. Bebeğinizin dünyaya gelme ihtimali güçlenince doktorunuzun tavsiyesine uyarak, Çapa'nın yolunu tutarsınız. Orada sizi 'Türkiye sürprizleri' zincirinin ilk halkası karşılar. “Üzgünüz, kuvözlerimiz dolu” İlk şoku atlatınca Cerrahpaşa'nın koridorlarında denersiniz şansınızı… Gecenin bir vakti götürdüğünüz eşinizin yaşadığı sıkıntıya, 'bayan doktor yokluğu' ve doktor seçme hakkı denilen 'hasta hakkı hikayesi' eklenir. Kuvöz zaten yoktur ama çocuğunuzu kaybetme endişenize reva görülen zulüm nedeniyle bir de akıl sağlınızı yitirme ihtimali eklenir ve soluğu o an bir sığınak gibi gelen 'özel' hastanede alırsınız. Yapacak tek şey kalmıştır. Tedbir alıp beklemek ve dua etmek. 28 hafta dolup vakit geldiğinde özel hastanede sizi bir sürpriz daha bekler. Sigorta primlerini ödeyerek sırtınızı yasladığınız devletiniz, sizi hastane kapısında yalnız bırakır. Hastane muhasebesinden “SSK'nın kuvöz masraflarını ödemediğini, bebeğinizin kuvözde 20-60 gün arasında kalabileceğini ve günlük masrafın 750- bin 500 YTL arasında olduğunu” öğrenirsiniz. Eşinizi orada bırakıp, yola düşer, devlet hastanelerinde kuvöz ararsınız. Bakırköy Doğum Hastanesi'ni su basmış, Zeynep Kamil az önce dolmuş, Süleymaniye ve diğerlerinde yer çoktan bitmiştir. Cevap hiç değişmez: Boş kuvöz yok. Bir umutla 'yukarıdan' birilerini devreye koyar, can havliyle diğer insanlara yapacağınız haksızlığı düşünemezsiniz. İki günde hastanelerin ve ilgililerin telefon numaralarını ezberler, Yoğun Bakım Üniteleri'nin önünde bekleyen eli kolu bağlı insanlara şahitlik edersiniz. Bu sırada çocuğunuzun kalp atışlarını dinlemeye yarayan cihazın ritmik sesleri beyninizi tırmalar. Nihayetinde gün gelince ve siz kuvöz ücreti makul bir hastane bulur ve oğlunuzu 'doğum gününde', doğduktan sonra tehlikeli olacağı için henüz doğmadan nakledersiniz.

YAŞASIN! 10 GRAM ALMIŞ

Eşiniz ameliyathaneye girinceye kadar yaşadığınız stres, yeni stres için bile derman bırakmaz. Siz duayla ayakta dururken kapıdan çıkan portatif kuvözün içindeki 1 kilo 70 gram ağırlığındaki minik beden her şeyi unutturur. Çıkardığı cılız ağlama sesine, sel olup akan gözyaşının gürültüsü karışır. Hemşire Hanım, gününde doğmuş bebeklerin babasına verdiği müjdeyi size de verir. Ama biraz daha kısıktır sesi… Çünkü bilir ki annesi bebeğini kucağına alıp evinin yolunu tutuncaya kadar, acabalar hep bir köşede durur. Söylemez ama anlarsınız… Bebeğiniz kuvöze konulur konulmaz, imzalatılan “SSK'nın ödemediği tüm farkları ödeyeceğime” mealindeki belgeyi okumak bile aklınıza gelmez. O andan itibaren yeni bir maraton başlar… Her gün bebeğin kaç gram aldığını öğrenir, kaybettiği beş-on gramla birlikte siz de beş-on kilo kaybeder, alınan her gramla, dünya size bağışlanmış gibi sevinirsiniz. Yoğun Bakım'ın önüne ne zaman gitseniz, kucağında kocaman bir boşluk olan bir anne ile kendi yüreğini mi yoksa eşinin yüreğini mi ferahlatacağını şaşırmış bir baba görürsünüz. Kapıyı çalar, içeriden çıkan hemşirenin gözlerine bakar, çocuğunuzun durumunu kestirmeye çalışır, bir şey gizleyip gizlemediğini öğrenmeye çabalarsınız. Doktor kiminde korkutur sizi, kiminde sevindirir. Sonunda, bebeğinizi alıp eve gelirken 35 günlük kuvöz masrafının 21 bin YTL tuttuğunu, SSK'nın sadece 4 bin YTL'sini ödeyeceğini öğrenince, 'mecburen' gülüp geçer ve hayata devam edersiniz…

Yeni Şafak'a teşekkür

Biz, çalıştığım kurum ve çalışma arkadaşlarım sayesinde, bu sorunun üstesinden geldik. Ama hala aynı sorunu yaşayan binlerce insan var. Bu arada yakın bir tarihte çıkan yasayla birlikte artık kuvöz masraflarının önemli bir kısmı SGK tarafından ödeniyor. Ancak özel hastaneler, kuvöz yokluğu nedeniyle mecbur kalan hastalardan ciddi farklar almaya devam ediyor. Kuvözün yeterli olmamasının iki sebebi var: Yenidoğan konusunda eğitilmiş hemşirelerin ihtiyaca cevap vermemesi, tüp bebek yöntemiyle dünyaya gelen ikiz, üçüz ve dördüz bebeklerin kuvöz ihtiyacı duyması...

Bir anne için bebeğini kucağına alamamak kadar elem verici başka ne olabilir ki… Annesi, bebeğine dokunabilmek için can atarken, hemşirenin izin vermesi için her türlü şirinliği yaparsınız. Sadece bir kez daha görebilmek size bir günlük hayat kaynağı olur. Evde ise muhabbet hep aynıdır: “Oğlumun bana gülümsediğini sen de gördün mü...”

#bebek