Minyeli Abdullah'ın yazarı Ömer Okçu namı diğer Hekimoğlu İsmail 8 yıldır felçli... Okçu hastalığı için 'Allah bana bu hastalığı verdi. Günahlarım azalacak, sevabım artacak. Onun için memnunum. Ölüm korkum yok, ölmeye isteğim var. Öldüğümde bütün bu ağrılardan hastalıklardan kurtulacağım.' diyor ve ekliyor:
Teşekkür ederim. İyileşiyorum.
8 yıldır bu haldeyim... Eyüpsultan Camii'inde namaz kılarken düşmüşüm.
Ben yazamıyorum. Ben söylüyorum, torunum yazıyor.
Allah bana bu hastalığı verdi. Günahlarım azalacak, sevabım artacak. Onun için memnunum. Hiç bir şikayetim yok.
Tevekkül hayatı kolaylaştırır. İnsanları perişan eden geçmişin pişmanlıkları ve geleceğin edişeleridir. Geleceğin evhamları 'ya şu hastalığa yakalanırsam' veya 'ya trafik kazası geçirirsem' gibi evhamlar insanları perişan ediyor. Bazı insanlar bu evhamlardan kurtulmak için içki içiyor ya da kumar oynuyorlar.
Benim için geçmiş gitmiş artık onunla meşgul olmaya gerek yok. Gelecek de gelmemiş onunla da meşgul olmaya gerek yok. Şuan ki durumum ne? Şuan ki durumum İslam'a uygunsa mesele yok. İnsan her anını İslam'a uydurmalı. An be an İslam'ı yaşamalı.
Hayır hem de hiç.
Hayır. Ölmek gayet güzel birşey. Çünkü bu dünyayı yaratan Allah bir başka alemde yaratmış. Biz bu dünyaya geldik güzel olduğunu gördük. Diğer güzellikte öteki alem, üstelik bu dünyadan daha güzel. Allahın yarattığında kötülük yoktur.
Allah'ın Rahman ve Rahim sıfatlarına sığınırız. Belki yeteri kadar ibadet yapamadık, yeteri kadar İslam'ı yaşayamadık. O zaman Allah'ın affına sığınırız. Ölüm kötü olsaydı, Peygamberler ölmezdi.
İslamiyet bu dünyayı cennet etmek için gönderilmiştir. İslama uyanın dünya ve ahireti cennet olur. Bir ilmihal alıp o ilmihali hayatına uygulayanın dünya ve ahireti cennet olur. İslamiyet bu kadar kolay ve çok faydalıdır.
Kaderime Allah bazı şeyler yazmış. Minyeli Abdullah'ın yazılabilmesi için benim o depremde ölmemem, o uçağın düşmemesi gerekiyordu. Allah herşeyi biliyor. Kader hayatımızın programıdır. İnanan da inanmayan da kaderini yaşar. Hiç birşey kaderin dışında değildir.
Denizin üzerine alçalmaya başladık. Ama deniz çok hareketliydi. Pilot anladı ki eğer denize inersek batacağız. Su sakin olsa uçak indiğinde belli bir zaman diliminde su üstünde duruyor. Pilot yoluna devam etti Azor adasına indik. Orada uçağın bakımı yapıldı.
Hayır. Ölürsem ölürüm ne olacak? Benim ölüm korkum yok, ölmeye isteğim var. Öldüğümde bütün bu ağrılardan hastalıklardan kurtulacağım. Rahat bir dünyaya gideceğim. Daha güzel bir aleme gideceğim.
Öyle…
Evet. Ölürsem bu ağrılardan kurtulucağım. İnsan öldüğü anda ahirete gider.
Felç olduktan sonra komaya girdim. Bana mezar aramışlar. Doktor da benim için 'ölürsün' diyordu. Çünkü tansiyonum normalin altındaydı ve yükselmiyordu. Ama ben ölümden korkmuyordum. Doktora dedim ki; 'Ben buraya yaşamaya gelmedim, ağrılarım var azalması için ilaç istiyorum.' Dünyaya dört elle sarılmadım ki onun gitmesinden korkayım. Dünya giderse gitsin bana ne…
Dünya sevgisi uzaklaşıyor. Dünya da neyin kavgasını vereceğiz… Ölüm bilinci olduğunda insan dünya hırsına kapılmıyor. Madem ölüm var herşeyi bırakıp gideceğiz, öyleyse dünyada ki malların kıymeti yok.
Allahım beni rızana mafuk noktasına getir. Bana sıhhat ver, namazı camilerde kılıyım, Allahım bana imkan ver derslere gideyim.
Benim kanaatim bu hastalıklarla Allah beni özellikle, konferanslarımdan geri çekti. Konferanslar veriyordum hastalandığım için artık veremiyorum. Sevabım artar günahım azalır diye de ümitliyim.
Beğenmediği için. Hep bir sebep ararım. O müsibettten gelecek iyilikleri düşünürüm. Çünkü Müslümanın ayağına diken batsa günahlarına kefarettir.
Kur'an öğrenmek için CD'ler çıktı onları alıp Kur'an'ı daha iyi öğreneceğim. Bu hastalıktan kurtulursam, namazı camilerde kılacağım. Derslere ve konferanslara gideceğim. Bunları istiyorum. İyileşmezsem 'demek Allah böyle yaşamamı istiyor' diyeceğim.
Hastalığım tıbba göre iyileşmez. Çünkü felç beyinle ile alakalı. Ona da birşey yapamıyorlar. Ama öncesine göre daha iyiyim. Sol tarafım felçli. Zaten bu soldan hiç hayır görmedim. (gülüyor)
22 sene askerlik yaptım. Askeriye her kesimi içinde barındıyordu. 18 yaşımda askerliğe başladım. Etrafımdaki kişilere göz attığımda bazı arkadaşların çok bilgisiz kaldığını gördüm. Bazılarının kötü alışkanlıkları vardı.
Esrar içmek gibi.
Hayır. Ben sigarada, alkol de kullanmadım. Sigara içenleri görüyordum. Sakat olmuş, öksürüyor. İçki içenler de perişan olmuş. Bir gün bir arkadaşım yanıma geldi. Dedi ki; 'Ömerciğim ben seksen kiloydum. Esrar içerek bir deri bir kemik kaldım. Evimiz tarumar oldu. Annem de içiyor ben de içiyorum.'dedi. Annesine demiş ki; 'anne hayatın bu zorluğundan kurtulmak için şu sigarayı iç kendini yi hisedeceksin.' O da alıp içmiş ve esrara öyle başlamış. Sonra; 'Ben mahvoldum, sen sakın içmeyesin' dedi. Böyle arkadaşlarım vardı. Edirnekapı mezarlığında oturup esrar içerlerdi.
Ailem fakirdi. Bir sanat öğrenmek istedim. Babam kasaptı ama kasap olmamı istemedi. Elimden başka bir işte gelmiyordu. Kısa yoldan para kazandıracak birşey düşünmem gerekiyordu. Yırtık bir gazate küpüründe 'Tank okuluna öğrenci alınacak' yazıyordu. Ben de dilekçe verdim. Tank okuluna böylece girmiş oldum. Astsubay olmam ekonomik zorluklardandır.
Evet hoşuma gitti. Sağlıklı olsam beni askere tekrar alsalar giderim. Askeriyeye minnettarım. Tahsil hayatımdan yaşamımı devam ettirebilmem asker olmam sayesindendir.
Defalarca mahkemeye verildim. Askeri mahkemelere de verildim. O zaman 'Minyeli Abdullah'ı ben yazmadım' dedim. Onlarda aksini ıspat edemediler. Mahkum olmadım.
Evet. Hekimoğlu İsmail dedemin ismiydi. Aslında kitabın asıl adı 'Ankara'lı Abdullah'tır. Kitaba Ankara'lı Abdullah adını verip, Ömer Okçu ismini kullansaydım, 5 yıl hapis yatacaktım ve ordudan da atılacaktım. Yaptığım kötü birşey değildi. Sadece bir roman yazmıştım. Mahkum olmak istemediğim için 'ben yazmadım' dedim.
Eşim için zordu tabi. 1960 yılından beri evliliğimiz devam ediyor. Kızdığı ve ağladığı zamanlarda oluyordu. Ama ben buna mecburdum. Evlendiğim için bırakmazdım. Birgün giderken ona şöyle demiştim; 'Üç gün bekle gelmezsem kolundaki bilezikleri bozdur onlarla yaşa. Yine gelmezsem istersen bir fatiha oku.' biz bu davaya çıkarken idam olmayı da göze almıştık. Tarihte bir çok din adamı asılmıştır.
Ben Said Nursi'nin talebesiyim. Kendisini defalarca görmüşümdür. Bir defasında ona bir soru sordum; 'Kuran okumayı bilmiyorum ne yapayım?' Buyurdu ki; 'Günahı terk, sünneti seniye ye ittiba, namazı erkanıyla kılmak, sonundaki tesbihatı çekmek.' Ben Beddüzaman'a bağlı olduğum için onun söylediğine aykırı birşey yapmadım. Kahvelere gitmezdim. Hatta arkadaşlar çağırıp kahvede bir çay içirseler arkasından tövbe istiğfar ederdim. Bediüzzaman nasıl yaşadıysa biz öyle yaşamaya çalıştık, becerebildiğimiz kadar.
Harama dalanların başına gelen olayları gördüm ve haramlardan kaçmaya çalıştım. İkincisi ustad 'günahı terk et' diyor. O söylediyse herşey biter…
Talebelerinden birine rica etmiştim beni görmüştü. Ben Risale-i Nur dağıtıcısıydım. Türkiye'de kim nereden Risale-i Nur isterse oraya ulaştırıyordum. Amerika'ya da Risale-i Nur'ları götürmüştüm.
Onu bilemiyorum. Çünkü ben Amerika'ya gittim. Ondan sonra üstadı hiç göremedim. Şöyle dediğini hatırlıyorum; 'Amerika ve Almanya'dan Risale-i Nur'lar isteniyor oraya giden kardeşlerimiz Risale-i Nur'ları götürsün.' O kadar.
Diyorum. Çok şükür. Allah'a ne kadar şükretsem az. Risale-i Nur'ları Türkiye'de ve dünyada dağıtmak benim için büyük bir şans.
Hayır. Yapmak isteyen yapsın. Görüyorlar, okuyorlar. En büyük nasihat benim kitaplarımdır. Bütün kitaplarımda anlatıyorum herşeyi, başka birşey söylememe gerek yok.
Hem ilmin kıymetini bilmedikleri için, hemde nefislerine uydukları için. Canın istediği gibi yaşamak ilme aykırı. Canının istediği gibi yaşayan ilim tahsil edemez. İlim gece gündüz çalışmak ister. Başarının onda dokuzu terdir, sadece biri kabiliyettir. İsteyen alim olabilir. O yol herkese açıktır. Mesela; bir lisanı çok iyi öğrenen o lisan hakkında kendini geliştirip alim olabilir. Her insandan alim olmaya yol var.
Biz şunu, bunu yapmadık. kavga ettik. Osmanlıca yasak olduğunda biz Osmanlıca yazdık. Okumak yasaklandığında biz kur'an dağıttık ve Kur'an kursları açtırdık. Devlet din adına neyi yasak ettiyse biz onun üstüne gittik. Tabiri caizse kavga ediyoruz. Ama şimdi rahatlık var.
Bediüzzaman şöyle buyuruyor; 'İslamiyeti efvalimizle yaşasak, gayri Müslimlerin hepsi Müslüman olur.' Eğer bugünkü Müslümanlar islamiyeti gerçek manada yaşasalar, gayri müslimlerin hepsi Müslüman olur. Çünkü İslamiyet faydalı bir din.
İnsana hükmeden eğlenceler ve menfaat. Bunların peşinde koşulduğu için din ile meşgul olmaya zaman bulamıyorlar. Bugünkü israf paranın kıymetini arttırmıştır. Memuriyetten gelen maaş yetmiyor, ikinci işte çalışmaya başlıyor. Bu defa da ibadetler aksıyor.
Bugünkü en büyük imtihan, parada ve maldadır. Para ve malda Müslümanca davranmayanın namaz kılmasının önemini azaltır. Namaz onun kendisini cennete götürür. Halbuki biz isteriz ki herkes cennete girsin. Herkesin cennete gidebilmesi içinde mutlaka malda makamda Müslümanca hareket etmek gerekiyor. Bugünün en büyük ibadeti budur.
Vereceğim cevap şudur; bir ilmihal al oku ve onu yaşa. İslamiyet ilmihaldir. Başkalarının dini nasıl yaşarsa yaşasın, senin elinde kitap var onun rehberliğinde yaşa.
Toplum büyük bir kalabalık, içinde her tarz insan var. İslamı yaşayanlar da var yaşamayanlar da var. Toplum için iyi de diyemem kötü de diyemem. Ama her toplumda iyiler vardır.
Zelzele, sel gibi doğal afetlerin o toplumun İslam'ı yaşamamasından ileriye geldiğini söylemek bence doğru değil. Ona bakarsanız gayrimüslümler hiç islamı yaşamıyorlar. İkaz olabilir ama onların ceza olduğunu sanmıyorum. Çünkü büyük suçların mahkemesi ahirete kalır. Dünyada adalet yerini bulmaz. Allah her günaha ceza vermiyor. Verseydi din diye birşeye gerek olmazdı. O zaman herkes ceza almamak için ibadet ederdi. Ben cebriye görüşünde değilim.
Arapçayı iyi öğrenmediğime çok özülüyorum. Arapçayı çok iyi öğrenmeliydim. Teşvik eden yol göseteren de olmadı. O ben de büyük bir noksanlık.






